Çalınan Dikkat: Zihnin Sessiz İşgali
Bir kitap okuyordum sayfanın sonuna geldim, ama ne okuduğumu hatırlamıyordum. Gözlerim kelimelerin üzerinden geçmişti, satırlar bitmişti, ama zihnim? Başka bir yerdeydi.
Sonra fark ettim: Kitabı okurken aklım telefonun nerede olduğunu düşünüyordu. Bakmamıştım bile ona. Ama dikkatim çoktan gitmişti.
Bu tanıdık geliyor mu? O yarım kalan cümleler. Okurken üç dakikada bir başka yere kayan göz. Ne düşünüyordum? diye kendine sorduğun anlar. Sanki zihnin artık sana ait değil. Sanki bir şeyler onu sürekli başka yere çekiyor.
Ben de uzun zamandır bunu hissediyordum. Kitap okuyamıyordum eskisi gibi beş sayfa sonra zihin başka yerlere gidiyordu. Bir düşünceyi sonuna kadar takip edemiyordum. Sürekli bir yerden bir yere savruluyormuşum gibi hissediyordum.
Kendimi suçluyordum. Disiplinsizim! diyordum. İrade gücüm zayıf.
Sonra Johann Hari’nin “Çalınan Dikkat” kitabını okudum. Ve bir şey anladım: Belki sorun bende değil. Belki dikkatim çalınıyor.
Provincetown’da Üç Ay
Hari de aynı şeyi hissediyormuş. Yeğenini Graceland’e götürmüş çocuk Elvis Presley hayranıymış. Ama yeğeni telefonundan başını kaldıramamış. Elvis’in evi, eşyaları, o muhteşem mekan... Hiçbiri ekrandaki şey kadar ilgi çekici değilmiş.
Sonra Hari kendine bakmış. Aynı durumda olduğunu görmüş.
Radikal bir karar vermiş: Provincetown, Cape Cod’a gitmiş. Üç ay boyunca internetsiz yaşayacakmış. Telefonunu kilitli bir kasaya koymuş.
İlk haftalar cehennem gibiymiş:
“Fantom titreşimler hissediyordum” diyor. “Olmayan bir telefon sanki titriyordu cebimde.”
Ben de tanıyorum o hissi. Telefon yanımda olmadığında bile, sanki bir parçam eksikmiş gibi. Bir organ gibi. Hayalet bir uzuv.
Ama sonra bir şey değişmiş. İkinci ayda Hari kitap okumaya başlamış saatlerce, eskisi gibi. Düşünceleri derinleşmiş. Uzun yürüyüşlere çıkmış, zihninde fikirler şekillenmiş.
Hari’nin sözü kafama kazındı: “Dikkatim geri dönmüştü. Ama şunu fark ettim: Ben irademle geri getirmedim. Sadece onu çalan şeylerden uzaklaştım.”
Demek ki sorun irade gücü değilmiş. Sorun, dikkatimizi çalan bir sistem.
İki Milyar İnsan ve Bir Alarm
Hari kitapta Silikon Vadisi’nin “vicdanlı itirafçıları”yla görüşüyor. En çarpıcısı Tristan Harris eski Google tasarım etiği uzmanı.
Harris şöyle diyor:
“Her sabah dünya genelinde yaklaşık iki milyar insan cebindeki cihaza uzanarak uyanıyor. Ve o andan itibaren, gezegenin en zeki mühendisleri tarafından tasarlanmış bir sistemle karşı karşıya kalıyorlar. Bu mühendislerin tek amacı, dikkatini mümkün olduğunca uzun süre tutmak.”
Bunu ilk okuduğumda durdum. İki milyar insan. Her sabah. Ve karşılarında milyarlarca dolar yatırım yapılmış, en parlak beyinlerin tasarladığı bir sistem.
Sonra Harris itiraf ediyor: “Biz bu sistemleri tasarlarken ‘nasıl bağımlılık yaratırız?’ diye sorduk. Kumarhane tasarımcılarının kullandığı aynı teknikleri kullandık.”
Kumarhane. Slot makinesi. O renkli ışıklar, o değişken ödüller, o “bir kere daha” hissi. Telefonlarımızdaki uygulamalar da aynı mantıkla tasarlanmış.
Kurnazlığın Anatomisi
Hari kitapta birçok kişiyle görüşüyor ve sistemin nasıl çalıştığını ortaya koyuyor. Ne kadar kurnazca tasarlandığını görünce, kendime kızmayı bıraktım.
Aza Raskin, sonsuz kaydırmayı icat eden kişi.
“Bunu icat ettiğime pişmanım” diyor Hari’ye. “İnsanların doğal durak noktalarını kaldırdık. Sayfa sonu yoksa, durma sebebin de yok.”
Düşünsene. Eskiden bir dergi okurken sayfa bitiyordu, duruyordun. Bir kitap okurken bölüm sonu vardı. Televizyonda reklam arası vardı. Bunlar doğal mola noktalarıydı.
Sonsuz kaydırma bunları kaldırdı. Artık durak yok. Kaydırdıkça geliyor, geliyor, geliyor. Ve beyin “bir tane daha” diyor. Slot makinesindeki gibi.
Slot makinesinin sırrı şu: Her seferinde kazanmıyorsun. Bazen evet, bazen hayır. Bu belirsizlik, beyni delirtiyor. Dopamin sistemi belki bu sefer diye bekliyor. Sosyal medya aynı mantıkla çalışıyor. Kaydırıyorsun bazen ilginç bir şey var, bazen yok. Beğeni bildirimi geliyor bazen çok, bazen az. Bu değişkenlik bağımlılık yaratıyor.
James Williams, eski Google stratejisti, Hari’ye şöyle diyor: “Dikkat ekonomisinde rekabet, senin dikkatini en iyi kim çalabilir yarışmasıdır. En aşağı beyin sapına, en ilkel dürtülere hitap eden kazanır.”
En aşağı beyin sapı. En ilkel dürtüler. Korku, öfke, cinsellik, merak. Algoritmalar bunlara hitap ediyor çünkü tıklanıyorlar. Hari’nin aktardığı araştırmalar gösteriyor: Öfke içeren içerikler ortalama yüzde yirmi daha fazla paylaşılıyor.
Bu ne demek? Algoritmalar öfkeyi ödüllendiriyor. Sakin, düşünceli, derinlikli içerik kaybediyor. Sansasyonel, kışkırtıcı, öfkelendirici içerik kazanıyor. Kutuplaşma tesadüf değil. İş modelinin doğal sonucu.
Ve biz bu akışın içinde, sürekli öfkelenen, sürekli kaygılanan, ama hiçbir şeyi derinlemesine düşünemeyen insanlara dönüşüyoruz. Facebook bedava. Instagram bedava. TikTok bedava. Gerçekten mi?
“Ürün bedavaysa, ürün sensin” geliyor akıllara. Ama Hari’nin kitabı bunu daha açık söylüyor: Ürün sen değilsin. Ürün dikkatindir. Ve dikkatini reklamcılara satıyorlar. Her dakika o uygulamada geçirdiğin zaman, bir şirkete para kazandırıyor. Senin zamanın, senin dikkatın, senin hayatın hepsi satılık.
Ve sen farkında bile değilsin.
Akış Durumu Çalınıyor
Hari, psikolog Mihaly Csikszentmihalyi ile görüşüyor. “Akış”in mucidi. Akış, o derin konsantrasyon hali zamanın durduğu, kendini kaybettiğin, bir işe tamamen gömüldüğün an.
Csikszentmihalyi diyor ki:
“Akışa girmek için kesintisiz zaman gerekir. Her bildirim, her titreşim, seni o durumdan fırlatır. Ve geri dönmek kolay değil.”
Hari’nin öğrendiği rakam korkunç: Bir kesintiden sonra derin konsantrasyona geri dönmek ortalama yirmi üç dakika sürüyor.
Yirmi üç dakika.
Ve ortalama bir ofis çalışanı her üç dakikada bir kesintiye uğruyor. Matematiği yap. Hiçbir zaman gerçekten derine inemiyoruz. Sürekli yüzeyde, sürekli dağınık, sürekli yarım. Ortalama bir Amerikalı günde 2,617 kez telefonuna dokunuyor. Akış için gereken kesintisiz 15-20 dakikayı bulmak neredeyse imkansız.
Ben de bunu yaşıyorum. Bir şey yazmaya oturuyorum, beş dakika sonra “bir bakayım” diyorum. Geri döndüğümde ne yazacağımı unutmuş oluyorum. Baştan başlıyorum. Yine kesiliyor. Yine unutuyorum.
Ve sonra kendime kızıyorum. “Neden odaklanamıyorsun?” Ama belki soru şu olmalı: “Ne odaklanmamı engelliyor?”
Byung-Chul Han Yeniden
İlk yazımda Byung-Chul Han’ın “Yorgunluk Toplumu”ndan bahsetmiştim. Modern Prometheus metaforu kendi ciğerini kemiren insan. O yazıda kartal içimizdeydi: kendi hırsımız, kendi beklentilerimiz, kendi “yapabilirsin” sesimiz.
Ama şimdi görüyorum ki bir kartal daha var. Dışarıda.
Han “performans toplumu”ndan bahsediyordu kendi kendini sömüren insan. Ama dikkat ekonomisi başka bir sömürü biçimi. Bu sefer sömüren dışarıda. Teknoloji şirketleri, algoritmalar, dikkat tüccarları.
İç kartal: Kendi hırsımız, “daha fazla yapabilirsin” sesi.
Dış kartal: Dikkat ekonomisi, “bir dakika daha kal” tasarımı.
Çifte saldırı altındayız.
Ve ikisi birbirini besliyor. Dikkatimiz dağıldıkça daha az üretken hissediyoruz. Daha az üretken hissettikçe içimizdeki ses daha çok bağırıyor. Daha çok bağırdıkça kaçmak istiyoruz. Kaçmak için telefona uzanıyoruz. Ve döngü devam ediyor.
Simone Weil’in Dikkati
Simone Weil, yirminci yüzyılın en özgün düşünürlerinden biri. Dikkat üzerine çok şey yazmış.
Bir sözü var, içime işledi:
“Dikkat, cömertliğin en nadir ve en saf biçimidir.”
Birine gerçekten dikkat etmek ne demek? Telefonunu kenara bırakıp, gözlerinin içine bakıp, söylediklerini gerçekten dinlemek. O an başka hiçbir şeyin var olmadığı, sadece o insanın olduğu bir an. Bu bir hediye. Belki de verebileceğimiz en değerli hediye.
Ama dikkatimiz çalınıyorsa, bu hediyeyi veremez hale geliyoruz. Sevdiklerimizle birlikteyken bile orada değiliz. Fiziksel olarak oradayız, ama zihnen başka yerlerdeyiz.
Weil’e göre dikkat bir sevgi biçimi. Birine dikkat etmek, onu sevmek demek. Bir düşünceye dikkat etmek, o düşünceyi ciddiye almak demek. Kendi iç sesine dikkat etmek, kendini tanımak demek.
Dikkat çalınırsa, sevme kapasitemiz de çalınır.
Pascal’ın Odası
Blaise Pascal, on yedinci yüzyılda yaşamış bir düşünür. Bir sözü var:
“İnsanların tüm sorunları, bir odada sessizce oturamamaktan kaynaklanır.”
On yedinci yüzyıl. Telefon yok, internet yok, sosyal medya yok. Yine de Pascal, insanın kendi iç dünyasıyla baş başa kalmaktan nasıl kaçtığını fark etmişti. Çünkü insan sessizlikle karşılaştığında, yalnızca dış dünyadan değil, kendinden de kaçmak ister.
Şimdi bu kaçış çok daha kolay. Bir an bile sessiz kalmak zorunda değiliz. Asansörde on saniye, telefon. Kuyrukta beş dakika, telefon. Yatakta uyuyamıyorsun, telefon.
Her boşluk anında bir kaçış yolu var.
Oysa Pascal’ın işaret ettiği şey tam da bu boşluk. O sessizlikte, o sıkıntıda, o hiçbir şey yapmama hâlinde insanın kendisiyle yüzleşme ihtimali var. İç huzursuzluk orada beliriyor. Hayatın yönünü, seçimlerimizi, gerçekten ne hissettiğimizi sorgulama cesareti de orada doğuyor.
Telefon bu anları çalıyor. Ve belki de en değerli şeyi çalıyor: Kendi kendimizle kalma fırsatını.
Sıkılmanın Kaybı
Hari kitapta sıkılmanın önemine değiniyor. Kulağa garip geliyor sıkılmak kötü bir şey değil mi?
Değilmiş.
“Sıkılma, zihnin boşluk aradığı an” diyor Hari. “Yaratıcılık o boşlukta doğuyor. Ama her sıkıldığımızda telefona uzanırsak, o boşluğu asla deneyimlemeyiz.”
Düşündüm. Çocukken sıkılırdım. Yapacak bir şey yoktu, oyuncaklar bitmişti, arkadaşlar yoktu. Ve o sıkıntının içinden bir şey çıkardı. Bir oyun icat ederdim. Hayal kurardım. Bir şey yaratırdım.
Şimdi sıkılmak neredeyse imkansız. Her an, elimizin altında sonsuz bir eğlence kaynağı var. Hiçbir boşluk doldurulamadan kalmıyor. Ama belki o boşluklar önemliydi. Belki yaratıcılık, o boşluklarda filizleniyordu. Belki kendimizi tanımak, o sessizliklerde mümkündü.
Hari kitapta çok güçlü bir benzetme yapıyor:
“1970’lerde obezite oranı yüzde beşti. Şimdi yüzde kırkın üzerinde. İnsanların irade gücü mü düştü? Hayır. Gıda endüstrisi değişti. Her köşe başında fast food, her rafta şekerli atıştırmalık. Sonra dönüp insanlara ‘kendine hakim ol’ diyoruz. Dikkat meselesi de aynı. Çevremiz değişti biz değil.”
Bu beni çok etkiledi.
Yıllardır kendimi suçluyordum. “Neden odaklanamıyorum? Neden telefona bu kadar bağımlıyım? İrade gücüm neden bu kadar zayıf?”
Ama Hari haklı. Sorun sadece bende değil. Sorun, milyarlarca dolar harcanarak dikkatimi çalmak için tasarlanmış bir sistemde.
“İrade gücün zayıf” demek, “bağışıklık sistemin zayıf, bu yüzden grip oldun” demek gibi. Sorun sende değil, seni hasta eden ortamda.
Bu suçluluğu azaltıyor. Ama sorumluluğu kaldırmıyor. Çünkü ortamı tamamen değiştiremesek de, kendimizi korumak için bir şeyler yapabiliriz.
Peki Ne Yapabiliriz?
Dikkat ekonomisine karşı savaşta irade gücüne güvenmek yetmiyor çünkü karşımızdaki sistem, iradenin zayıf anlarını hedef alıyor. Ben de denedim. Bazı şeyler işe yaradı, bazıları yaramadı. İşe yarayanları paylaşayım ama bunlar reçete değil, deney. Senin için farklı şeyler işe yarayabilir.
Telefonsuz Sabahlar
Bir hafta boyunca, uyandıktan sonraki ilk bir saat telefona bakmadım. Başta zordu refleks olarak uzanıyordum, yokmuş gibi hissediyordum. Ama üçüncü günden sonra bir şey fark ettim: Sabahlarım bana aitmiş gibi hissettirmeye başladı. Günün ilk düşüncesi bir bildirim değil, kendi düşüncemdi.
Dene: Bir hafta, sadece bir hafta. Telefonu yatak odasının dışında şarj et. Alarm için ucuz bir saat al. Sabahın ilk saatini geri kazan.
Sıkıntıya Dayanmak
Bir hafta boyunca, her bekleme anında telefona uzanmadım. Asansör, kuyruk, kırmızı ışık. Sadece durdum. Başta rahatsız ediciydi sanki bir şeyler eksikti. Ama sonra o boşlukta düşünceler gelmeye başladı. Uzun zamandır aklıma gelmeyen şeyler.
Dene: Bir hafta, cebinde telefon olsun ama her sıkıldığında “beş dakika dayanayım” de. O beş dakikada ne olduğunu gözlemle.
Tek Sekmeli Çalışma
Bir şey yazarken ya da çalışırken, tarayıcıda sadece tek sekme açık tuttum. E-posta kapalı, sosyal medya kapalı. İlk gün sürekli yeni sekme açma dürtüsü hissettim şoke edici sıklıkta. Ama birkaç gün sonra, uzun zamandır hissetmediğim bir şey oldu: Akış. O kaybolma hali, zamanın durduğu anlar.
Dene: Bir hafta, çalışırken tek sekme kuralı. Her “bir bakayım” dürtüsünü fark et ama hemen uyma. O dürtünün geçmesini bekle.
Gri Ekran
Telefonumu siyah-beyaz yaptım. Ayarlardan erişilebilirlik > renk filtreleri. İlk gün ekrana baktığımda garip hissettim sanki bir şey eksikti. Eksik olan şey dopamindi. Renkler çekiciliği azaltıyor, o “bir dakika daha” hissi zayıflıyor.
Dene: Bir hafta, telefonunu gri yap. Ne kadar az çekici geldiğini gözlemle. Belki de renklerin ne kadar manipülatif olduğunu fark edersin.
Bu deneylerin hepsi işe yaramayabilir. Bazıları senin için anlamsız gelebilir. Ama bir tanesini bile denersen, bir şey fark edeceksin: Dikkatini geri almak, bir savaş değil bir fark ediş.
Ve Hari kitabın sonunda önemli bir uyarı yapıyor:
“Bireysel çözümler, havuzda klorun fazla olduğunu fark edip yüzme şeklini değiştirmek gibi. İşe yarayabilir bir nebze. Ama asıl çözüm havuzdaki klor miktarını düzenlemek.”
Haklı. Asıl değişim sistemde olmalı. Dikkat ekonomisinin iş modeli değişmeli. Dikkat hakları kavramı tıpkı çevre hakları gibi tartışılmalı. Çocukları koruyan düzenlemeler gelmeli.
Ama bu değişimler zaman alacak. O zamana kadar, bunun farkında olabilir ve birey olarak gereken önlemleri alabiliriz.
Performans toplumunda her şey, içimizdeki performans canavarını besleyip daha da canavarlaştırıyor. Ancak bu dünyada, içimizde buna karşı koyacak tarafı bulabiliriz; sadece ona biraz alan açmak ve sesine kulak vermek yeterli. O taraf sizi bekliyor. Fakat günümüzdeki sanal dünyada onu duymak mümkün değil; çünkü sanal dünyada onun bir sesi, bir karşılığı ve kendiliğinden var olma hali maalesef yok. Dikkat kaynağımızdan sadece küçük bir parçayı bile kendi iç sesimize ayırabilirsek, başarabilir ve kendi varoluşumuzu geri kazanabiliriz.
Kendi dikkatini geri kazanman umuduyla.
Emre
