Deve, Aslan, Çocuk: Alışkanlıkların Felsefi Yolculuğu
Bir sabah uyandım ve fark ettim: Gözlerimi açar açmaz telefona uzanıyorum. Düşünmeden, sorgulamadan, refleks gibi. Henüz ayılmamış gözlerimle ekrana bakıyorum, ne aradığımı bile bilmeden. Sonra aklıma bir soru takıldı ve bir türlü çıkmadı: Bu alışkanlık benim mi? Yoksa biri mi öğretti? Ya da daha korkutucu olanı, farkında bile olmadan mı edindim?
O günden beri alışkanlıklarımı izliyorum. Sadece yaptıklarımı değil, neden yaptığımı da. Ve çoğunun bana ait olmadığını fark ettim. Miras almışım. Ailemden, çevremden, toplumdan, ekranlardan... Sanki biri sırtıma bir çuval koymuş, ben de taşıyorum. Çuvalın içinde ne olduğunu bile sormadan.
Bu sıralar James Clear'ın Atomik Alışkanlıklar kitabını okudum. Alışkanlıkları değiştirmenin pratik yollarını anlatıyordu, somut, bilimsel, uygulanabilir. Ama bir şey eksik geldi. Neden değişmek bu kadar zor? Neden bazı alışkanlıklar bize yapışık gibi? Neden kendimize söz verip tutamıyoruz?
Cevabı başka bir kitapta buldum. Nietzsche'nin "Böyle Buyurdu Zerdüşt"ünü okurken bir metafora takıldım. Bu iki kitap, kafamda garip bir şekilde birleşti. Biri modern, pratik, bilimsel; diğeri eski, felsefi, metaforik. Ama ikisi de aynı şeyi söylüyordu: Sen, yaptıklarının toplamısın. Ve yaptıklarını değiştirirsen, sen de değişirsin.
Nietzsche "Böyle Buyurdu Zerdüşt"te insan ruhunun üç dönüşümünden bahsediyor. Diyor ki: Ruh önce deve olur, sonra aslan, sonra çocuk.
Deve, çöldeki yük taşıyıcısı. Sırtına ne yüklenirse taşır, soru sormaz, şikayet etmez. "Yapmalısın" der toplum, deve boyun eğer ve yürümeye devam eder. Ama bir gün deve durur. İçinde bir şey isyan eder. Ve deve, aslan olmak ister.
Aslan, "Hayır!" diyen güçtür. Eski kurallara, eski değerlere, eski yüklere hayır. Nietzsche buna "kutsal hayır" diyor. Aslan özgürlük yaratır, alan açar. Ama aslan henüz yeni bir şey yaratamaz. Sadece yıkabilir, reddedebilir.
Sonra aslan çocuğa dönüşür. Çocuk masumiyettir, yeni başlangıçtır. Çocuk geçmişin yükünü taşımaz, geleceğin korkusunu bilmez. Sadece oynar ve yaratır. "Yapmalıyım" demez, "yapıyorum" der. Çünkü oyunun içindedir.
Bu üç figürü okurken içimde bir şey kıpırdadı. Bu sadece felsefi bir alegori değildi. Bu, alışkanlıklarımızla olan ilişkimizin ta kendisiydi. Taşıdığımız yükler, söylediğimiz hayırlar, yeniden başlama cesaretimiz... Hepsi bu üç figürde saklıydı.
Deve: Sırtındaki Görünmez Yük
Nietzsche'nin devesi çöle gider. Sırtında ağır yükler taşır. "Yapmalısın" der toplum, deve boyun eğer. "Taşımalısın" der gelenek, deve yüklenir. Sorgulamaz. Şikayet etmez. Sadece yürür ve yürür ve yürür.
Biz de öyle başlıyoruz aslında. Daha konuşmayı bilmezken, yükler bindirilir sırtımıza. "Erken kalkan yol alır" derler, kalkarsın. "Çok çalışan başarır" derler, çalışırsın. "Adam gibi adam ol" derler, ne demekse, olmaya çalışırsın. "Herkes bunu yapıyor" derler, sen de yaparsın. Sormazsın. Neden? Çünkü deve sormaz. Deve sadece taşır.
Atomik Alışkanlıklar'da James Clear bir şey söylüyor, beni derinden sarstı: "Alışkanlıklarınız sizin hakkınızda bir şey söylemez. Alışkanlıklarınız siz olursunuz." Ve ekliyor: Alışkanlıklarımızın büyük çoğunluğunu biz seçmiyoruz. Miras alıyoruz. Ailemizden, kültürümüzden, içinde büyüdüğümüz ortamdan. Ve en tehlikelisi, bunların farkında bile olmuyoruz.
Düşündüm. Uzun uzun düşündüm. Sabah kalkınca çay içmek kimin alışkanlığı? Annemin her sabah mutfakta çayın buharını hatırlıyorum. Yemekten sonra tatlı istemek? Babam her yemekten sonra “Bir tatlı yapsana” derdi. Streslenince telefona sığınmak? Bunu kim öğretti bana? Bunları ben mi seçtim, yoksa havadan mı kaptım?
Ve daha derinde, daha karanlık bir şey var. Sadece davranışlar değil, kendimize yapıştırdığımız etiketler de miras. "Ben disiplinsiz biriyim." "Ben sabahları verimli olamam." "Ben zayıflayamam, genetik bu." "Ben matematikten anlamam." "Ben spor yapan biri değilim." Bu cümleler de taşıdığımız yükün parçası. Ama en ağır olanları. Çünkü davranışı değiştirebilirsin belki, ama kimliğe dokunamazsın. Ya da öyle sanırsın.
James Clear bunu "kimlik katmanı" olarak açıklıyor. Diyor ki, alışkanlıklarımızın üç katmanı var: En dışta sonuçlar (kilo vermek, kitap yazmak), ortada süreçler (spor yapmak, yazmak), en içte kimlik (ben spor yapan biriyim, ben yazar biriyim). Çoğumuz sonuçlara odaklanıyoruz. Ama asıl değişim en içte, kimlikte başlıyor.
Deve işte bu kimlik katmanını sorgulamadan taşıyor. "Ben böyleyim" diyor ve yürümeye devam ediyor. Yükün ağırlığını hissetmiyor bile. O kadar alışmış ki, yükü bedeninin bir parçası sanıyor. Belki biz de öyleyiz. Alışkanlıklarımızı o kadar içselleştirmişiz ki, onlarsız kendimizi hayal bile edemiyoruz.
Bir ara kendimi izledim. Bir gün boyunca yaptığım her şeyi not ettim. Kaç kere telefona baktım, ne zaman atıştırdım, hangi anlarda sosyal medyaya kaçtım, ne zaman gerçekten düşündüm. Günümün neredeyse yüzde sekseni otomatik pilotta geçiyordu. Düşünmeden, seçmeden, farkında bile olmadan. Deve gibi.
Bu, bir gözlem değil, bir çözülüştü. Düşüncenin değil, varlığın katmanlarına inen bir arkeoloji. "Disiplinsizim," "yapamam," "değilim" gibi taşlaşmış hükümlerin, aslında tekrarlanan mikro-kaçışlardan, mikro-teslimiyetlerden örülmüş bir zırh olduğunu hissetmek. Bu zırh öyle bir bürünmüş ki, teninmiş gibi algılanıyor; her bir "Ben böyleyim" cümlesi, onun perçinini biraz daha sıkıyor.
O anda, alışkanlık denen şeyin, bizatihi kimlik inşasının tuğlası olduğu dehşetle ve ihtişamla açığa çıktı. Yaptığımız her şey, sadece bir eylem değil, kendimize verdiğimiz bir oydu. Sürekli ve düşünmeden kaçmayı seçmek, sonunda kaçak olduğuna inanan bir benliği doğurur. Sürekli ve düşünmeden savunmaya geçmek, nihayetinde kırılgan olduğuna ikna olmuş bir özü yaratır.
Bu farkındalık, bir deve için yükün ağırlığını sorgulamaktan öte, onun kendisini deve sanmasının ardındaki büyüyü bozmaktır. Çölün ortasındaki o duruş, dışarıdan bakılan bir mola değil, içeride yaşanan bir sarsıntıdır. Taşınan şeyin, kemikler ve eşya değil, hikayeler olduğunu sezmektir. En zehirli miras, davranışlar değil, bu hikayelerle ördüğümüz ve Ben! diye sarıldığımız anlatıdır.
Ve işte tam bu çözülme anında, hikayenin zayıf noktası ortaya çıkıyor, başka bir güç hissediliyor. Aslan uykusunda döner. Bu, bir hayvanın kükremesi değil, sessiz ve kararlı bir sahiplenişin habercisidir. Soru artık "Bu yükü nasıl hafifletirim?" değil, "Hangi hikayeyi bedenlendirmek istiyorum?" olur. Deve, yükünü tartar. Aslan ise, kendi hikayesinin yazarı olma sorumluluğunu üstlenir. Dönüşüm de, ancak o zaman, bir sonuçtan öte bir varoluş biçimi haline gelir.
Aslan: İçindeki Ateş, Söylediğin Hayır!
Deve durur. İçinde bir şey kıpırdar. Önce fısıltı gibi, sonra bir uğultu, sonra bir kükreme. Deve artık aslan olmak ister.
Nietzsche'nin aslanı ne yapar? Aslan "Hayır!" der. Büyük, gür, korkusuz bir hayır. Eski değerlere, eski kurallara, eski yüklere hayır. Nietzsche buna "kutsal hayır" diyor. Ejderhaya karşı söylenen hayır. Ve o ejderhanın üzerinde binlerce yıllık değerler yazılı: "Yapmalısın. Böyle olmalı. Herkes böyle yapıyor."
Aslan bu ejderhaya "Ben istiyorum" der. Senin yapmalısın'ın değil, benim istiyorum'un zamanı geldi.
Ama aslan henüz yaratamaz. Sadece reddedebilir. Yıkabilir. Alan açabilir. Ve bu da bir dönüşüm. Çünkü yıkmadan inşa edemezsin. Eski binanın molozlarını kaldırmadan yeni bir şey dikemezsin. Bazen özgürlük, boş bir alanla başlar.
Alışkanlıkları kırmak da böyle bir şey. James Clear, kötü bir alışkanlığı kırmak için dört strateji öneriyor:
Birincisi: Görünmez yap.
Tetikleyiciyi kaldırmak, alışkanlıkları durdurmanın en basit yollarından biridir. Telefonu başka bir odaya koymak, sosyal medyaya bakma isteğini anında zorlaştırır. Buzdolabından abur cuburu çıkarırsanız, akşam atıştırma alışkanlığınızın önündeki ilk engeli kaldırmış olursunuz. Sigara içiyorsanız, paketi gözünüzün önünden kaldırın; görmediğiniz şeyi istemek zorlaşır. Küçük değişiklikler, otomatik tepkileri kırmanın ilk adımıdır.
İkincisi: İtici yap.
Alışkanlığın gerçek maliyetini hatırlamak, motivasyonu artırır. Sigara içerken ciğerlerinizin nasıl etkilendiğini, nefesin daraldığını ve yıllar içinde oluşabilecek sağlık sorunlarını düşünün. Sosyal medyada kaybolduğunuz saatleri fark etmek, kaybolan zamanı ve verimsizliği gözünüzün önüne getirir. Bu itici hatırlatmalar, otomatik davranışları sorgulamanıza yardımcı olur.
Üçüncüsü: Zor yap.
Sürtünme eklemek, alışkanlıkları zorlaştırmanın başka bir yoludur. Telefonunuzdaki uygulamaların yerlerini değiştirin, böylece her açışta bir engel çıkmış olur. Kredi kartınızı dondurmak veya nakit kullanmak, gereksiz harcamaların önünü keser. Sevdiğiniz abur cuburlara ulaşmak için küçük engeller koymak, davranışı otomatikleştirmek yerine bilinçli seçimle yapmanıza neden olur.
Dördüncüsü: Tatminsiz yap.
Alışkanlıkların ödülünü kaldırmak, onları çekici olmaktan çıkarır. Yemek yerken gerçekten tatmin olmadığınızı fark edin; sosyal medyada kaybolmak size huzur değil, boş zaman kaybı ve yorgunluk getiriyor olabilir. Sigara içmenin size huzur değil bağımlılık getirdiğini görmek, alışkanlığı yeniden değerlendirmeyi sağlar. Ödülün gerçek olmadığını anlamak, davranışı değiştirmek için güçlü bir motivasyon kaynağıdır.
Ama bence bunların hepsinden önce bir şey gerekiyor: O alışkanlığa "Hayır!" diyebilecek aslanı içinde uyandırmak. Çünkü strateji önemli, ama niyet olmadan strateji işe yaramaz.
Bu kolay değil. Gerçekten kolay değil. Çünkü hayır demek, bazen kendine ait sandığın bir parçayı reddetmek demek. "Ben sigara içen biriyim" diye yıllarca düşündüysen, sigarayı bırakmak sadece bir davranışı değil, bir kimliği de bırakmak demek. Ve kimlik, davranıştan çok daha yapışkan.
Geçen yıl bir karar verdim. Sosyal medyada harcadığım zamanı azaltacaktım. Kulağa basit geliyor, değil mi? Ama bu sadece daha az bakacağım demek değildi. Çok daha derindi.
O telefonun her titreşiminde elimde olmasını reddetmekti. O sonsuz kaydırmanın beni rahatlatacağı yalanını reddetmekti. Sıkıldığımda, bunaldığımda, yalnız hissettiğimde oraya sığınma refleksimi reddetmekti. Ve belki de en zoru, "Ben sosyal medyayı iyi kullanan biriyim, sadece takip ediyorum" yalanını kendime söylemeyi bırakmaktı.
James Clear bir şey daha söylüyor: "Her davranışın öncesinde bir tahmin vardır. Beyin, bu davranışın beni nasıl hissettireceğini tahmin eder. Ve o tahmine göre istek duyar. Sosyal medya bu tahmini hackliyor. Her kaydırmada, her bildirimde, beynimize şimdi bir şey güzel olacak tahmini yaptırıyor. Ama gerçekte? Çoğunlukla daha boş, daha yorgun, daha dağınık hissediyoruz.
İlk günler garip hissettirdi. Sanki bir organım eksikti. Elim sürekli cebime gitti, ama orada bir şey yoktu. Asansörde, kuyrukta, yemek beklerken... O boşluğu ne yapacağımı bilmiyordum. İçimde bir huzursuzluk vardı, bir kaşıntı, bir eksiklik.
Ama o boşluk, aslanın çölüydü. Eski dünyayı geride bıraktığın, henüz yenisini inşa etmediğin o belirsiz ama özgür alan. O boşlukta kendimle baş başa kaldım. Düşüncelerimle, sıkıntılarımla, sorularımla. Kaçacak bir yer yoktu. Ve belki de tam olarak buna ihtiyacım vardı.
Aslanın trajedisi ise şu: Sadece kükreyemezsin. Bir süre sonra yeni bir şey yaratman gerekir. Yoksa çölde kaybolursun. Sürekli hayır demek, bir kimlik değil. "Ben şunu yapmayan biriyim" demek yetmez. Bir süre sonra "Ben şunu yapan biriyim" demek gerekir.
Hayır demek başlangıç, ama son değil.
Çocuk: Elindeki Tohum, Oyunun Başlangıcı
Aslan kükredi, ejderhayı yendi, eski dünyayı yıktı. Çölde tek başına duruyor. Şimdi ne olacak?
Nietzsche diyor ki: Aslan çocuğa dönüşmeli. Ve bu, en zor dönüşüm. Çünkü güç göstermekten vazgeçmeyi, yeniden savunmasız olmayı gerektiriyor.
Çocuk masumdur. Yargılamaz. Merak eder. Oyun oynar. Ve en önemlisi, unutmuştur. Eski değerleri, eski yenilgileri, eski korkuları unutmuştur. Her şeye yeniden başlayabilir. Her gün yeni bir gündür onun için.
Nietzsche şöyle yazıyor: Çocuk masumiyet ve unutuştur, yeni bir başlangıç, bir oyun, kendi kendine dönen bir tekerlek, ilk hareket, kutsal bir 'evet' demektir.
Kutsal bir evet. Aslanın kutsal hayırından sonra, çocuğun kutsal eveti. Evet, deneyeceğim. Evet, başlayacağım. Evet, belki düşeceğim ama kalkacağım.
Çocuk yapmalıyım demez. Yapıyorum der. Çünkü oyunun içindedir. Zorla değil, istekle. Ödül için değil, oyunun kendisi için. Bir çocuğun oynamak için ödüle ihtiyacı yok. Oyun kendi ödülüdür.
İşte Atomik Alışkanlıklar'ın bence en güçlü fikri burada devreye giriyor: Alışkanlıklarını kim olduğunla bağla. Spor yapmalıyım değil, Ben spor yapan biriyim. Kitap okumalıyım değil, Ben okuyan biriyim. Sigarayı bırakmalıyım değil, Ben sigara içmeyen biriyim.
Kimlik önce gelir, davranış onu takip eder. Çünkü insan, kendisiyle tutarlı olmak ister. Kendine "ben okuyan biriyim" dersen, kitap almak doğal gelir. "Ben sağlıklı yaşayan biriyim" dersen, merdivenleri tercih etmek içinden gelir.
Ve her küçük eylem, kim olduğuna verilen bir oy. James Clear bunu çok güzel anlatıyor: "Her eylem, olmak istediğin kişiye verilen bir oydur. Tek bir oy kimliğini değiştirmez. Ama oylar biriktikçe, yeni bir kimliğin kanıtı oluşur."
Bugün beş sayfa okuduysan, "ben okuyan biriyim"e bir oy daha verdin. Bugün on dakika yürüdüysen, "ben hareket eden biriyim"e bir oy daha. Bugün şekeri tüketmediysen, "ben sağlıklı beslenen biriyim"e bir oy daha. Oylar birikiyor. Ve bir gün dönüp bakıyorsun, sandık dolu. Artık o kimlik senindir.
James Clear'ın iki dakika kuralı var: Her alışkanlığı iki dakikaya indir. Kitap okumak mı istiyorsun? Bir sayfa oku. Spor yapmak mı? Sadece ayakkabılarını giy. Meditasyon mu? Bir dakika nefes al. Yazmak mı? Bir cümle yaz. Bu kadar.
Bunu ilk okuduğumda gülünç buldum. "İki dakikayla ne değişir ki?" dedim. Bir sayfa okumak beni okur yapmaz. Ama sonra kitaptaki bir cümle beni durdurdu: "Bir alışkanlığı oluşturmadan önce o alışkanlığı optimize etmeye çalışmamalısın. Önce göster, sonra geliştir."
Ve anladım. Çocuk da bir günde yürümeyi öğrenmiyor. İlk adımı mükemmel değil. Düşüyor, kalkıyor, düşüyor, kalkıyor. Ama her kalkış kaslarını güçlendiriyor, her düşüş dengesini öğretiyor. Her düşüş bir başarısızlık değil. Her kalkış bir oy.
Clear bir kavramdan daha bahsediyor: "Hayal kırıklığı vadisi." Diyor ki, çoğu insan alışkanlıklardan vazgeçer çünkü sonuçları görmek zaman alır. Beklentiler lineer, ama gerçek sonuçlar üstel. Yani uzun süre hiçbir şey olmaz gibi hissedersin, sonra bir anda her şey patlar.
Buz küpü örneğini veriyor. Bir oda düşünün, sıfırın altında. Buz küpü masada duruyor. Odayı ısıtmaya başlıyorsun. -10'dan -9'a, -9'dan -8'e, hiçbir şey olmuyor. -5, -4, -3, -2, -1... Buz küpü hâlâ buz. Sonra 0 derece. Hâlâ bir şey yok. 0.5, 1 derece... Ve buz erimeye başlıyor.
O son bir derecelik artış mı buzu eritti? Hayır. Ondan önceki tüm dereceler de katkıda bulundu. Ama görünmez kaldılar. İşte alışkanlıklar da böyle. Günlerce, haftalarca, belki aylarca hiçbir şey olmuyor gibi hissediyorsun. Ama aslında birikiyorsun. Erime noktasına yaklaşıyorsun.
Çoğumuz o vadide vazgeçiyoruz. "İşe yaramıyor" diyoruz. Ama belki sadece erimeye yaklaşmıştık. Belki bir hafta daha sabretsek, buz çözülecekti.
Ben de öyle başladım. Günde iki sayfa kitap. Günde on dakika yürüyüş. Günde bir paragraf yazı. Gülünç derecede küçük. Utanç verici derecede kolay. Ama hiç kaçırmadım. Bir gün bile.
Ve bir şey oldu. İki sayfa bazen yirmi oldu, ama ben kendime "iki sayfa yeter" dedim. On dakika bazen bir saat oldu, ama başlangıç hep on dakikaydı. Bir paragraf bazen bir sayfa oldu, ama "bir paragraf yaz" diye başladım.
Hiçbir zaman sıfır olmadı. Çünkü hedef o kadar küçüktü ki, başarısız olmak neredeyse imkânsızdı. Ve her gün başardığımda, bir oy daha attım. Ben okuyan biriyim. Ben yürüyen biriyim. Ben yazan biriyim.
Clear'ın bir lafı daha var, çok sevdiğim: "Profesyoneller programa sadık kalır. Amatörler hayatın araya girmesine izin verir. Profesyoneller motivasyon olmadan da başlar. Amatörler ilham bekler."
Çocuğun gücü burada işte. Mükemmellik beklemiyor. Yargılamıyor. Bugün iyi yapmadım diye dövünmüyor. Yarın yine oynayacak çünkü. Sadece oynuyor. Ve oynadıkça, farkında olmadan büyüyor.
Sen Hangisisin? Belki Hepsi
Bu üç aşama düz bir çizgi değil. Sıralı bir yarış değil. Bir gün aslan olup hayır diyorsun, ertesi gün deve gibi eski alışkanlığın kollarına geri dönüyorsun. Bir alanda çocuk gibi yaratıyorsun, başka bir alanda hâlâ yükleri taşıyorsun.
Bu bir döngü. Bir sarmal. Ve belki de öyle olması gerekiyor.
Ben her gün üçünü de yaşıyorum. Sabah kalktığımda deve olabiliyorum, telefonuma uzanıyorum, sonra fark ediyorum, aslan kükrüyor, "hayır, bugün değil" diyorum, sonra çocuk devreye giriyor, kitabımı açıyorum, okumaya başlıyorum.
Aynı gün içinde üç dönüşüm. Bazen aynı saat içinde.
James Clear da benzer bir şey söylüyor: "Bir alışkanlık asla tamamen yok olmaz. Beyinde kalır. Sadece yeni alışkanlıkla kaplanır. Ama eski alışkanlık, doğru tetikleyiciyle yeniden ortaya çıkabilir."
Bu moral bozucu gelebilir. Ama aslında özgürleştirici. Çünkü mükemmel olmak zorunda değilsin. Deve olmak utanılacak bir şey değil. Hepimiz oradan geçiyoruz, hepimiz bazen oraya geri dönüyoruz. Önemli olan orada kalmamak.
Nietzsche'nin üç dönüşümü bir varış noktası değil, bir yolculuk. Bir kere çocuk oldun mu bitti değil. Hayat yeni çöller, yeni ejderhalar, yeni yükler getiriyor. Önemli olan bu döngünün farkında olmak. Hangi modda olduğunu görmek. Ve gerektiğinde dönüşebileceğini bilmek.
Bugün kendime soruyorum: Hangi alışkanlıklarım deve gibi taşıdığım yükler? Sorgulamadan, farkında olmadan taşıdığım? Hangilerine aslan gibi hayır demem gerekiyor? Hangi ejderhayla yüzleşmekten kaçınıyorum? Ve hangilerini çocuk gibi, merakla, oyunla, sabırla yeniden inşa edebilirim?
Cevaplar her gün değişiyor. Ama soru aynı kalıyor.
Belki sen de aynı yolculuğun içindesin. Belki sırtındaki yükün ağırlığını yeni fark ediyorsun. Yıllardır taşıdığın, sana ait olmayan alışkanlıkları görmeye başlıyorsun. Belki içindeki aslan kükremek istiyor ama henüz cesareti bulamıyorsun. O ejderha çok büyük görünüyor, o hayır çok zor geliyor. Ya da belki çocuk gibi yeniden başlamaya hazırsın, sadece nereden başlayacağını bilmiyorsun.
Nereden başlarsan başla, küçük başla.
Atomik kelimesi "bölünemeyecek kadar küçük" demek. James Clear kitabına bu ismi boşuna vermemiş. Büyük değişimler küçük atomlardan oluşuyor. Görünmez parçacıklar birikiyor, birikiyor, ve bir gün patlıyor.
Bir hayır ile başla. Küçük bir hayır. Yarın telefona uzanmadan önce bir saniye dur, "gerçekten istiyor muyum?" diye sor. O bir saniyelik duraklama, aslanın ilk kükremesi olabilir.
Sonra küçük bir evet. Küçük bir adım. Bir sayfa. Bir dakika. Bir nefes. Gülünç derecede küçük, ama gerçek. Ve her küçük evet, kim olduğuna verilen bir oy.
Oylar birikiyor. Sandık doluyor. Ve bir gün, farkında bile olmadan, yeni biri oluyorsun. Deve miydin, aslan mı, çocuk mu? Hepsi. Ve hiçbiri. Sadece sen. Dönüşen, değişen, büyüyen sen.
Kendi dönüşümünü yaşaman umuduyla.
Emre

