Dört Anlaşma: Evcilleştirilmiş Benliğin İsyanı
Geçen gün bir şey fark ettim. Aynada kendime baktım ve içimden geçenleri duydum: Bugün de yorgun görünüyorsun. Şu göz altlarına bak. Dün de çok verimsiz gecti, bugün de çok verimsiz gececek.
Durdum. Bu sesi tanıdım. Her gün duyuyordum ama hiç dikkat etmemişim. Sanki içimde biri var, sürekli beni eleştiren, küçümseyen, yargılayan biri.
Carl Jung 1959'da, ölümünden kısa süre önce verdiği son röportajında şöyle demişti: İnsan anlamsız bir hayata katlanamaz.
O cümle aklıma kazındı. Çünkü fark ettim: O iç ses, tam da bunu yapıyor. Her yetmiyorsun dediğinde, her beceremeyeceksin dediğinde, hayatıma anlamsızlık ekiyor. Kendime söylediğim her zehirli kelime, bir anlam hırsızı.
O sıralar Don Miguel Ruiz'in "Dört Anlaşma" kitabını okuyordum. Jung'un o cümlesiyle birlikte, daha iyi anladım ne demek istediğini.
Ruiz diyor ki, sözler sadece ses değil. Sözler yaratım gücü. Hem kendine hem başkalarına söylediğin her kelime, bir tohum gibi. Ektiğin yerde büyüyor.
Ve ben yıllardır kendime ne ekiyordum?
1. Sözünde Kusursuz Ol
Ruiz diyor ki: Söz, insanın en güçlü aracı. Büyü gibi. Bir kelimeyle birini yükseltebilirsin, bir kelimeyle yıkabilirsin. Ama çoğu insan bu gücü farkında olmadan kendine karşı kullanıyor.
Düşündüm: Ben kimle en sert konuşuyorum? Tabiki kendimle.
Bir arkadaşım hata yapsa, "Olur böyle şeyler, takma" derim. Ama ben hata yaptığımda? "Salak mısın? Bunu da mı beceremedin?" İçimdeki ses, en yakın arkadaşıma söylemeyeceğim şeyleri bana söylüyor. Her gün. Yıllardır.
Ruiz buna "duygusal zehir" diyor. Her olumsuz kelime, bir damla zehir. Ve biz bu zehri en çok kendimize içiriyoruz.
Bir gün saydım. Sabahtan akşama kadar kendime kaç kez olumsuz bir şey söyledim. Rakamı söylemeyeceğim, ama şok oldum.
Şimdi deniyorum: O ses geldiğinde duruyorum. "Bu sözü en sevdiğim insana söyler miydim?" diye soruyorum. Çoğu zaman cevap hayır. O zaman neden kendime söylüyorum?
Kolay değil. Yılların alışkanlığı. Ama fark etmek, ilk adım.
2. Hiçbir Şeyi Kişisel Algılama
Bu anlaşmayı ilk okuduğumda itiraz ettim. Nasıl kişisel almayayım? Bana söylüyorlar!
Sonra Ruiz'in ne demek istediğini anladım: İnsanlar sana tepki vermiyor. Kendi kafalarındaki sana tepki veriyorlar.
Geçen ay biri bana sert bir yorum yaptı. Gece uyuyamadım. "Haklı mı?" diye düşündüm saatlerce. Sonra öğrendim: O kişi o gün kötü bir haber almış. Benimle alakası yoktu. Ben sadece oradaydım.
Ruiz buna "duygusal zehir" diyor ama bu sefer başkalarından gelen. Ve biz o zehri içmek zorunda değiliz.
Herkes kendi rüyasında yaşıyor. Kendi korkuları, yaraları, hikayeleri var. Sana bir şey söylediklerinde, o rüyadan konuşuyorlar. Sen sadece bir perde onların filmi sana yansıyor.
Yıllar önce biri bana "sen hiçbir şeyi başaramazsın" demişti. O cümleyi yıllarca taşıdım. Sonra fark ettim: O kişi kendi yarım kalmış hayallerinden konuşuyordu. O cümle benim değildi. Hiç benim olmamıştı.
Şimdi biri bir şey söylediğinde duruyorum. Bu bana mı ait, ona mı?
3. Varsayımda Bulunma
Ruiz diyor ki: Varsayımlar, gerçek sandığımız yalanlar. Kafamızda mahkeme kuruyoruz, birini yargılıyoruz ama o kişi duruşmada bile değil. Avukatı yok, savunması yok. Biz hem savcı, hem hakim, hem jüri olmuşuz. Mahkum ediyoruz. Ve dışarıda o kişi bundan habersiz kahvaltı yapıyor.
İlişkilerin çoğu burada bitiyor. Sormuyoruz. "Nasılsa biliyorum ne düşünüyor" diyoruz. Ama bilmiyoruz. Hiç bilmiyoruz.
Çözüm basit ama zor: Sor. Varsaymak yerine sor. "Bir şey mi oldu?" de. "Ne hissediyorsun?" de.
Basit diyorum ama ben hâlâ zorlanıyorum. Sormak, hayal kırıklığına açık olmak demek. Cevap istediğim gibi olmayabilir. Ama en azından gerçek olur. Ve gerçek, her zaman varsayımdan iyidir.
4. Her Zaman Yapabildiğinin En İyisini Yap
Bu anlaşma ilk başta klişe gibi geliyor. Elinden gelenin en iyisi, herkes söylüyor.
Ama Ruiz'in kastettiği farklı. En iyi sabit değil. Her gün değişiyor.
Hasta olduğun günkü en iyi, sağlıklı günden farklı. Uykusuz geceden sonraki en iyi, dinlenmiş sabahtan farklı. Kışın ağaç meyve vermez, yaprak döker. Kışta ağaca "neden meyve vermiyorsun?" diye kızar mısın?
Ama asıl mesele bu değil.
Ruiz diyor ki: Aksiyonun kendisi sana mutluluk verecek. Ödül değil, aksiyonun kendisi. Her eylemi, her hareketi, her çabayı zevk aldığın için yapacaksın. Bir ödül beklediğin için değil.
Çoğu insan bunun tersini yapar. Sadece ödül beklentisi olduğunda harekete geçer. Maaş günü için çalışır, cuma için yaşar, emeklilik için bekler. Ve aksiyondan zevk almaz. Mümkün olduğunca az yaparak ödülü almak ister.
Bu insanlar yapabileceklerinin en iyisini yapmanın hazzını asla yaşayamazlar.
Ben de öyleydim. "Şu bitsin de..." diyordum. "Şu olsun da..." Hayatı erteliyordum. Yaşamıyordum, bekliyordum.
Şimdi soruyorum kendime: Bu anı ödül için mi yaşıyorum, yoksa bu anın kendisi için mi? Cevap çoğu zaman acı veriyor. Ama en azından farkındayım.
Ivan İlyiç'in Trajedisi
Dört Anlaşma'yı okuduktan sonra Tolstoy'un "Ivan İlyiç'in Ölümü" kitabını okudum. Ve garip bir şey oldu: Bu iki kitap, birbirinden bu kadar farklı görünmelerine rağmen, aynı şeyi söylüyordu.
Ivan İlyiç sıradan bir adamdı. Doğru okullara gitti, doğru işleri yaptı, doğru insanla evlendi. Her şeyi herkes nasıl yapıyorsa öyle yaptı. Toplumun beklediği gibi yaşadı. Ve sonra hastalandı.
Ölüm yatağında, hayatının son günlerinde, içinden bir ses yükseldi: Ya tüm hayatım yanlışsa?
Kendine yıllarca zehir ekmişti. Oğluna "yetmiyorsun" demişti. Karısıyla hiç gerçekten konuşmamıştı. Herkesi sormadan yargılamıştı. Her şeyi "yarın" diye ertelemişti.
Ama artık yarın yoktu.
Ivan İlyiç'in trajedisi, bu soruları çok geç sormasıydı. Son nefesinde.
Jung haklıydı: İnsan anlamsız bir hayata katlanamaz. Ama Ivan elli yıl katlandı. Nasıl? Çünkü anlamsızlığı fark etmedi. O kadar meşguldü ki doğru görünmekle, doğru şeyleri yapmakla, doğru insanları memnun etmekle hiç durup sormadı: "Bu hayat benim mi?"
Bizim trajedimiz olmak zorunda değil.
Peki Ne Yapabiliriz?
Ruiz'in kitabında beni en çok etkileyen kavram evcilleştirme oldu.
Diyor ki: Biz evcilleştirildik. Tıpkı bir köpek gibi. Ödül ve ceza sistemiyle. Aferin dediklerinde sevildik. Ayıp dediklerinde utandık. Yavaş yavaş, neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğrendik. Ama bunlar kimin doğrusu, kimin yanlışıydı?
Toplumun.
Ve farkında olmadan yüzlerce anlaşma imzaladık. "Başarılı olmalısın." "Hata yapmamalısın." "Güçlü görünmelisin." "Sevgi kazanılır." Her biri görünmez bir sözleşme. Her biri bizi biraz daha kendimizden uzaklaştıran bir zincir.
Dört anlaşma, Ruiz'e göre, bu zincirleri kırmak için yeterli.
Sadece dört.
Ama kolay değil. Çünkü eski anlaşmalar yıllardır orada. Kökleri derine inmiş. Onları sökmek, bazen kendinden bir parça sökmek gibi hissettiriyor.
Ben her gün bu dört soruyu sormaya çalışıyorum. Her gün başaramıyorum. Ama sorduğum günler, bir şeyler değişiyor:
Şu an kendime ne ekiyorum?
Bu düşünce bana mı ait?
Bunu gerçekten biliyor muyum, yoksa varsayıyor muyum?
Bunu neden şimdi yapmıyorum?
Dört soru. Dört çatlak. Belki de özgürlüğe açılan dört kapı.
İçimizde bir yabancı yaşıyor.
Ruiz ona evcilleştirilmiş ben diyor. Jung persona diyor. Ben o yabancı ses diyorum aynada bana yetersizsin diyen ses.
O ses yıllar önce taşındı içime. Babanın bir cümlesi, öğretmenin bir bakışı, toplumun bir beklentisi. Parça parça geldi. Ve ben fark etmeden, kendi evimde misafir oldum.
Ivan İlyiç elli yıl o sesle yaşadı. Onun kurallarına uydu, onun hayatını yaşadı. Ta ki ölüm kapıyı çalana kadar. O an yabancı kaçtı. Ivan ilk kez kendi sesini duydu.
Tolstoy'a gore: "Ölüm nerede? Ölüm yoktu. Ölüm yerine ışık vardı."
Dört anlaşma, o ışığı bulmak için ölümü beklememek. "Bu ses benim değil" demek. "Bu ev benim" demek. Şimdi demek.
Jung haklıydı: İnsan anlamsız bir hayata katlanamaz.
Ama anlam dışarıda değil. O yabancı gittikten sonra kalan şeyde. Beş yaşındaki çocuğun bildiği ama unuttuğun şeyde.
Soru şu: Ivan gibi son nefesinde mi tanışacaksın kendinle, yoksa bugün mü?
Kendi evine dönmen umuduyla,
Emre

