Geçmiş ne zaman gerçekten geçmiş olur? Bir olay bittiğinde mi, üzerinden yeterince zaman geçtiğinde mi, yoksa artık bugünkü kararlarımız üzerinde söz sahibi olmadığında mı?
Kendinle Savaşma Sanatı’nı okurken en çok bu soruya takıldım. Kitabın bazı fikirleri bana ilk anda ikna edici gelmedi; özellikle Adler’in travma konusundaki sert tavrı. “Travma diye bir şey yoktur” gibi bir cümleyi okuyunca insanın çocukluğunu, kayıplarını, korkularını ve terk edilmesini bu kadar kolay kenara koymanın mümkün olmadığını düşündüm. Çünkü bazı şeyler yalnızca olup bitmiyor. Bir insan gidiyor ama onunla öğrendiğin güvensizlik kalıyor; bir dönem sona eriyor ama o dönemde geliştirdiğin savunma devam ediyor. Yıllar önce kapanmış bir kapının önünde yaşadığın şey, bambaşka bir kapının önünde tekrar elini geri çekebiliyor.
Bu yüzden geçmişin insan üzerinde hiçbir gücü olmadığı fikrine hala inanmıyorum. Fakat kitabı ilerlettikçe Adler’in itirazını başka türlü okumaya başladım. Belki mesele geçmişin bizi etkileyip etkilemediği değildi. Daha zor soru şuydu: Bizi etkileyen şey, bizi yönetmek zorunda mı?
Kitabın başında basit bir kuyu suyu örneği var. Kuyudan çıkan suyun sıcaklığı yıl boyunca neredeyse aynı kalıyor; fakat aynı su yazın soğuk, kışın ılık geliyor. Termometre değişmiyor ama insanın deneyimi değişiyor. Su aynı. Onu hisseden insan başka.
Hayat hakkında konuşurken de elimizde görünmez bir termometre varmış gibi davranıyoruz. “İnsanlara güvenilmez”, “bu yaştan sonra zor”, “benden olmaz”, “hayat zaten böyle” derken çoğu zaman yorum yaptığımızı hissetmiyoruz. Sanki ölçmüşüz, derece belli olmuş ve konu kapanmış.
Oysa “Dünya karanlık” demekle “Dünya bana karanlık görünüyor” demek arasında önemli bir fark var. İkinci cümle dünyayı daha güzel yapmıyor; yalnızca gördüğüm şeyle dünyanın kendisinin tamamen aynı olmayabileceği ihtimaline küçük bir alan bırakıyor.
Bunu pozitif düşüncenin bir çeşidi olarak görmüyorum. Bazen dışarıda gerçekten yağmur yağıyor. Bazı dönemler gerçekten kötü, bazı insanlar gerçekten güvenilmez ve bazı kayıpların iyi tarafından bakılacak bir yanı yok. Ama bütün bunları kabul ettikten sonra bile bir soru kalıyor: Ya yıllar önce başlayan bir yağmur yüzünden hala evin içinde şemsiyeyle dolaşıyorsam?
Adler’in “neden?” sorusunun yanına “ne amaçla?” sorusunu koyması burada ilginçleşiyor. “Neden böyle davranıyorum?” dediğimde geriye gidiyorum; çocukluğuma, ilişkilerime, başarısızlıklarıma, bana yapılanlara. Bunların hiçbiri önemsiz değil. Fakat “Bu davranış bugün bana ne sağlıyor?” dediğimde başka bir şey görmeye başlıyorum.
İnsanlardan uzak durmak yalnızlık yaratıyor olabilir ama reddedilmeyi de zorlaştırıyor. Kimseye güvenmemek yakınlığı ortadan kaldırıyor olabilir ama ihanete uğrama ihtimalini azaltıyor. Denememek insanı yerinde tutuyor olabilir ama başarısızlığın kesinleşmesini de engelliyor. Bu yüzden kitaptaki “mutsuzluğu seçmek” fikrine ilk okuduğumdan farklı bakmaya başladım. İnsan çoğu zaman mutsuzluğu istemiyor; daha basit ve daha insani bir şey yapıyor: Bazen mutluluğu reddetmiyoruz, güvenliği ona tercih ediyoruz.
Belki bugün bizi zorlayan bazı davranışlarımızın bir zamanlar gerçekten işe yaramış olması da bu yüzden önemli. Susmak, geri çekilmek, fazla bağlanmamak, beklentiyi düşük tutmak, kendini göstermemek… Belki bunlar bir dönem hata değildi, çözümün kendisiydi. Sorun dünyanın değişmesine rağmen çözümün değişmemesi.
İnsan yıllarca aynı odada yaşadığında karanlığını bile öğreniyor. Gece kalktığında ışığı açmadan nereye basacağını biliyor. Oda dar olabilir, manzarası olmayabilir, insan orada mutsuz olabilir; yine de tanıdıktır. Dışarı çıkmak ise daha güzel bir hayatı garanti etmez. Sadece bilmediğin bir şeyle karşılaşacağını garanti eder. Sanırım değişmenin bu kadar zor olmasının nedenlerinden biri de bu: İnsan her zaman kötü hayatını sevdiği için orada kalmıyor; bazen yalnızca acısını tanıdığı için ayrılamıyor.
Kitaptaki yazmak ve yazar olmak isteyen adam örneğinde bunu daha açık gördüm. Adam yazısını bir türlü tamamlayıp göndermiyor. İşi yoğun, zamanı yok, henüz hazır değil. Bunların hepsi doğru olabilir. Fakat yazısını göndermediği sürece elinde çok değerli bir ihtimal kalıyor: “Aslında istesem yapabilirim.”
Bu cümle üzerinde uzun süre düşündüm, çünkü yazarken bunun küçük bir halini kendimde de görebiliyorum. Bir yazı henüz kafamdayken kusursuz olabiliyor. Yayımla tuşuna bastığım anda ise gerçek dünyaya çıkıyor; okunabilir, eleştirilebilir, yanlış anlaşılabilir, hatta hiç önemsenmeyebilir. Kafamdaki yazının başarısız olma ihtimali yok. Gerçek yazının var.
Belki bu yüzden gerçekleşmemiş ihtimalleri bu kadar seviyoruz. Başvurmadığımız işte reddedilmiyoruz, söylemediğimiz cümlenin kötü bir cevabı olmuyor, başlamadığımız proje başarısız olmuyor. Gerçeklikle temas etmediği sürece ihtimal temiz kalıyor. Gerçek hayatın kötü bir huyu var: ihtimalleri sonuca dönüştürüyor.
Bir şeyi gerçekten yaptığımızda kendimizle ilgili hoşumuza gitmeyecek bir şey öğrenebiliriz. Düşündüğümüz kadar iyi olmayabiliriz, seçilmeyebiliriz, karşımızdaki aynı şeyi hissetmeyebilir. Ama burada tuhaf bir paradoks var: Kendimizi kötü ihtimallerden korurken, iyi ihtimallerden de koruyoruz. Hiç reddedilmemek için hiç yaklaşmamak mümkün; hiç başarısız olmamak için hiç denememek de. Fakat bir noktadan sonra soru değişiyor: Başarısız olmamakla yaşamak gerçekten aynı şey mi?
Kitap bir süre sonra insanın başkalarıyla yaptığı görünmez hesaplara geliyor. Burada kendimi tamamen dışarıda tutamıyorum. Birinin benden daha hızlı ilerlediğini gördüğümde bunu yalnızca onun hayatıyla ilgili bir bilgi olarak bırakmak her zaman kolay değil. Zihin çok hızlı hesap yapıyor: O oradaysa ben neden buradayım?
İlginç olan şu ki onun hayatında gerçekleşen güzel bir şey, birkaç saniye içinde benim hayatım hakkında bir hükme dönüşebiliyor. Karşımdaki kişi yalnızca başka bir insan olmaktan çıkıyor ve benim nerede olmam gerektiğini gösteren bir ölçü aletine dönüşüyor. Onun maaşı benim başarımı, ilişkisi benim yalnızlığımı, hızı benim gecikmişliğimi ölçmeye başlıyor.
Belki kıyasın en yorucu tarafı kendimizi kötü hissettirmesi bile değil; hayatı bir yarış pistine çevirmesi. Adler’in “hayat bir yarış değildir” düşüncesi de burada ilk göründüğünden daha güçlü geliyor. Çünkü yarıştan çıktığımda hayatım bir anda düzelmiyor. Daha başarılı, daha huzurlu ya da daha zengin olmuyorum. Değişen yalnızca ölçü oluyor. Başkasının hızı artık benim değerimi belirlemek zorunda kalmıyor.
Belki yarıştan çıkmanın ödülü kazanmak değil, kazanmak zorunda olmamaktır.
Onaylanma arzusu da bana bunun başka bir yüzü gibi geliyor. Sevilmek, anlaşılmak, yazdığımız bir şeyin beğenilmesi, verdiğimiz bir kararın desteklenmesi güzel hissettiriyor. Bunlarda garip bir şey yok. Mesele, başkalarının ne düşüneceğinin yavaş yavaş bir karar mekanizmasına dönüşmesi.
“Bunu söylersem ne düşünür?”, “Hayır dersem kırılır mı?”, “Böyle yaşarsam garip bulunur muyum?” İnsan kendisinden büyük parçaları bir anda kaybetmiyor. Daha sessiz oluyor bu. Bir cümleyi söylemiyor, bir kararı erteliyor, bir yerde istemediği halde evet diyor.
Sonunda hayat oldukça pürüzsüz hale gelebiliyor. Kimsenin eline batmıyor. Ama bazen pürüzlerle birlikte insanın kendisinden de bir şeyler gidiyor.
Kitabın “görevlerin ayrılması” fikrini bu yüzden sevdim. Ben yazabilirim ama nasıl okunacağımı belirleyemem. Kendimi anlatabilirim ama anlaşılmayı garanti edemem. Birini sevebilirim ama karşılığında sevilmeyi yönetemem. Belki özgürlüğün düşündüğümüzden daha az romantik bir tarafı var: Başkalarının zihnindeki hayatımızı yönetme görevinden istifa etmek.
Çünkü insanın başkalarının zihninde nasıl göründüğünü kontrol etmeye çalışması gerçekten tam zamanlı bir iş ve bu işin mesaisi hiç bitmiyor.
Kitabın sonlarına doğru “normal olma cesareti” diye bir fikirle karşılaşıyoruz. İlk anda kulağa biraz tatsız geliyor, çünkü yaşadığımız çağ bize bunun tam tersini söylüyor: Özel ol, farklı ol, iz bırak, bir şey başar, görünür ol. Peki olmazsak? Hayatımız büyük bir hikâyeye dönüşmezse, bir gün ismimizi kimse hatırlamazsa?
Bu sorunun neden rahatsız edici olduğunu düşündüm. Belki insan yalnızca yaşamak istemiyor; yaşadığının anlamlı olduğundan da emin olmak istiyor. Fakat anlam ile görünürlük aynı şey değil. Bir ağacın büyümek için seyirciye ihtiyacı yok. Belki insanın da yaptığı her şeyi kendisinin kanıtına çevirmeden yaşayabileceği bir yer vardır.
Kitabın sonunda hayatı dansa benzetmesi bu yüzden beni etkiledi. Dansın amacı salonun öbür ucuna ulaşmak değildir; öyle olsaydı yürümek daha mantıklı olurdu. Dansın anlamı ve amacı, varacağın yerde değil hareketin kendisindedir.
Biz ise hayatı çoğu zaman tam tersine kuruyoruz. Şu işi bulayım, biraz daha para kazanayım, bu dönem geçsin, kendimi toparlayayım, bir şeyler yerine otursun… sonra. Sonra rahatlarım, sonra yazarım, sonra yaşarım.
İnsan fark etmeden bugünü hayatın bekleme salonuna çevirebiliyor.
Bunu kendimde de yakaladığım zamanlar oluyor. Bazı dönemleri sanki yaşanmaması, yalnızca atlatılması gereken dönemler gibi görüyorum. Hayatın daha düzgün bir versiyonu birkaç ay ileride beni bekliyormuş gibi. Oysa ya hayatın büyük kısmı tam olarak bu ara dönemlerden oluşuyorsa?
Belki “burada ve şimdi” fikrinin bana en az mistik gelen tarafı bu. İnsan yalnızca ulaştığı yerde yaşamıyor. Yol da hayatın kendisi ve çoğu zaman elimizde olan tek şey zaten yol.
Kitabı bitirdiğimde yeniden başlangıçta beni en çok rahatsız eden yere döndüm: geçmişe.
Adler’in travma konusunda kullandığı dili hala fazla sert buluyorum. Geçmişin bazen insanın düşüncelerinden çok daha derine; bedenine, ilişkilerine, reflekslerine kadar yerleşebileceğine inanıyorum. Fakat başlangıçta itiraz ettiğim o cümlenin altında başka bir soru kaldı:
Bir şeyin beni oluşturmuş olması, beni sonsuza kadar yönetme hakkı olduğu anlamına gelir mi?
Sanırım “Dünün Vesayeti” derken kastettiğim tam olarak bu.
Vesayet ilginç bir kelime. Biri sizin adınıza karar verir, çünkü henüz o kararı verecek durumda değilsinizdir. Belki hayatımızın bazı dönemleri de bizim adımıza kararlar veriyor: güvenme, yaklaşma, fazla umutlanma, sesini çıkarma, hata yapma, bir daha aynı şeyi yaşama. O gün bunların bazıları gerçekten doğru olabilir. Belki bizi korudular.
Sonra zaman geçiyor. İnsanlar gidiyor, evler değişiyor, şehirler değişiyor, biz büyüyoruz. Kararı doğuran şartlar ortadan kalkıyor ama karar yürürlükte kalıyor.
Geçmiş bana en ürkütücü haliyle burada görünüyor. Hatırladığımız için değil, artık var olmayan bir dünyanın kurallarıyla hala yaşayabildiğimiz için.
Yeni biriyle tanışıyoruz ama onu eski birinin bıraktığı korkuyla karşılıyoruz. Önümüze yeni bir fırsat çıkıyor ama yıllar önce kendimiz hakkında verdiğimiz hüküm cevap veriyor. Ortada bizi susturacak kimse kalmamışken hala susuyoruz.
Dünya değişmiş.
Cevap değişmemiş.
Belki travmanın zamanı tam olarak böyle bir şey. Takvim ilerliyor ama insanın içindeki bütün saatler aynı hızda ilerlemiyor. Dışarıda yıllar geçmiş olabilir; içeride bir yer hala aynı mevsimde kalabilir.
Burada geçmişi küçümsemek istemiyorum. Kış gerçekten yaşandıysa “aslında hava o kadar da soğuk değildi” demenin hiçbir anlamı yok. Bazılarımız gerçekten daha erken üşüdü, bazılarımız kendisini korumayı daha erken öğrenmek zorunda kaldı, bazılarımızın suyu gerçekten dondu.
Ama bir kışın gerçek olması, bütün iklimin kış olduğu anlamına gelmez.
Belki insanın geçmişle kurabileceği en dürüst ilişki onu yok etmek ya da aşmak değildir. Onu zamansal olarak yerine koyabilmektir. “Bu oldu” diyebilmek ama aynı nefeste “bu hala oluyor” dememek. Çünkü geçmiş ile şimdi arasındaki fark yalnızca takvimde değildir; insanın hangi zamana ait bir cevabı bugün verdiğini fark edebilmesindedir.
Bu yüzden bazı korkularımızın karşısında belki önce şunu sormamız gerekiyor: Tehlike hala burada mı, yoksa yalnızca korkusu mu burada? Karşımdaki insan gerçekten geçmişteki insan mı, yoksa ben hala eski bir yüzü yeni bir yüzde mi arıyorum? Bu karar gerçekten bugünün kararı mı, yoksa çoktan ortadan kalkmış bir dünyanın yasaları hala içimde yürürlükte mi?
Özgürlük burada düşündüğümüzden daha mütevazı bir şeye dönüşüyor. Geçmişsiz olmak değil; geçmiş ile şimdi arasında ayrım yapabilmek. Bize ne olduğunu seçememiş olabiliriz ama başımıza gelenlerin hangi zaman kipinde yaşamaya devam edeceği konusunda tamamen çaresiz olmayabiliriz.
Belki insan geçmişinden hiçbir zaman bütünüyle kurtulmaz. Zaten böyle bir kurtuluş fikri de bana doğru gelmiyor. Geçmiş kim olduğumuzun içindeki tortulardan biri; bazı korkularımızı, özlemlerimizi, hassasiyetlerimizi onsuz anlamak mümkün değil.
Fakat bir şeyin içimizde kalmasıyla, bizi yönetmesi aynı şey değil.
Geçmiş tanık olabilir.
Ama tanık ile hakim aynı kişi değildir.
Belki Adler’in bütün sertliğinin altında bende kalan en önemli fikir şu: Geçmişin beni açıklamasına itiraz etmiyorum; yalnızca açıklamanın hükme dönüşmesine. Çünkü insan başına gelenlerin toplamından ibaret olsaydı, değişim yalnızca güzel bir teselli olurdu. Çocukluğumuz geleceğimizin taslağına, yaralarımız karakterimizin sınırına, korkularımız da kaderimizin diline dönüşürdü. Oysa insanın tuhaflığı tam burada başlıyor: Kendisini meydana getiren şeylerden hiçbir zaman bütünüyle bağımsız değil, ama onlarla ne yapacağı da hiçbir zaman bütünüyle belirlenmiş değil.
Bazen başımıza gelen şeyi değil, ondan sağ çıkabilmek için dönüştüğümüz kişiyi taşırız. Bir zamanlar susmak bizi korumuş olabilir; sonra sessizlik huyumuza karışır. Mesafe bir dönem gerekli olmuş olabilir; yıllar sonra sevgiyle aramıza girer. Kontrol bizi kaostan çıkarmıştır, ama huzur geldiğinde bile elimizi gevşetmeyiz. Savaş biter, nöbetçi yerini terk etmez. Travma bazen insanı olayın yaşandığı yerde değil, olaydan sağ çıkabilmek için dönüştüğü kişide dondurur.
Bu yüzden iyileşmek, eski savunmalarımıza kızmak değildir. Zırh bir zamanlar gerçekten işe yaradı. Sorun, savaş bittikten sonra hala onu bedenimiz sanmak. Hayatta kalmayı öğrenmek, yaşamayı öğrenmekle aynı şey değildir. Bazen bizi bir dönem koruyan şey, başka bir dönemde hayatla aramıza giren en sağlam duvara dönüşür.
Kış metaforu benim için burada anlam kazanıyor. Kış gerçekten yaşandıysa soğuğu inkâr etmenin anlamı yok. Bazı dallar kırıldı, bazı şeyler dondu. Bahar bunları geri almaz. Kırılanı yerine koymaz, soğuğu yaşanmamış hale getirmez. Yalnızca daha sessiz bir şey yapar: Kışın gerçek olduğunu kabul eder, ama sonsuz olmadığını gösterir.
Belki iyileşmek de geçmişi unutmak değil; ona doğru zamanı geri vermektir. “Bu oldu” diyebilmek ama “bu hala oluyor” dememek. Hangi sesin bugüne, hangisinin artık var olmayan bir dünyaya ait olduğunu ayırt edebilmek.
Özgürlük belki tam da burada başlıyor. Geçmişsiz olmakta değil; geçmişin içimizde konuştuğunu duyup yine de her söylediğine itaat etmemekte.
Kış hafızada kalabilir. Soğuk bedende kalabilir. İzler gövdede kalabilir.
Ama mevsimi artık onlar seçmez.
Ve belki dünün vesayetinden çıkmak, geçmişi geride bırakmak değil; onun sesini artık kader sanmamaktır.
Çünkü yaralarımız nereden geldiğimizi hatırlatır; ama yolu, hala yaşayan tarafımız seçer.
