Kaybedilen Sığınak: Farkındalığın Laneti
İnsan bir şeyi gördükten sonra neden eski hâline dönemiyor?
Bu soruyu uzun süredir içimde taşıyorum. Çünkü bir süredir kendimde garip bir şey fark ediyorum. Eskiden severek yaptığım bazı şeyler artık aynı gelmiyor. Aynı masaya oturuyorum, aynı insanlarla konuşuyorum, aynı şarkıları dinliyorum, aynı sokaklardan geçiyorum. Her şey yerinde duruyor gibi, ama ben aynı yerde değilim.
Sanki dünyanın yüzeyi yerinden oynamış gibi. Sanki daha önce baktığım şeylerin arkasında başka bir şey belirmiş gibi. Sanki bir perde aralanmış ve ben artık sahnenin sadece önünü değil, arkasındaki mekanizmayı da görmüşüm gibi.
İlk başta bunun yorgunluk olduğunu sandım. Sonra geçer dedim. Sonra “bu da bir dönem” dedim. Ama geçmedi. Çünkü mesele geçici bir ruh hâli değilmiş. Mesele, bir şeyi fark ettikten sonra artık eskisi gibi bakamamakmış.
Belki de “curse of awareness” dedikleri şey tam olarak bu: farkındalığın laneti. Bir şeyi gördükten sonra, onu görmemiş gibi yaşayamamak.
Eski Körlüğü Özlemek
Farkındalık kulağa romantik geliyor. Uyanmak, görmek, bilinçlenmek, derinleşmek, kendini bulmak… Güzel kelimeler bunlar. İnsan bu kelimeleri duyunca sanki karanlık bir odadan çıkıp ışığa yürüyormuş gibi hissediyor. Ama kimse şu tarafını pek anlatmıyor: Farkındalık bazen ışığa çıkmak değildir; bazen ışığın gözünü yakmasıdır.
Çünkü görmek her zaman özgürleştirmez. Bazen sadece huzurunu bozar. Bazen seni daha bilge yapmadan önce daha yalnız yapar. Bazen sana yeni bir yol göstermeden önce eski yolunu elinden alır.
Bir dönem sürekli eski hâllerimi aradım. Eski düşünme biçimimi, eski inançlarımı, eski heyecanımı, eski saflığımı, eski rahatlığımı… Hatta bazı anlarda eski benliğime karşı neredeyse yas tuttum. “Eskiden daha iyiydim” gibi değildi bu tam olarak. Daha çok şuna benziyordu: Eskiden daha az bölünmüştüm.
Daha az şey çözmeye çalışıyordum. Daha az şüphe ediyordum. Daha az altını kazıyordum. Daha az görüyordum. Ve bazen insanın özlediği şey geçmiş değildir; geçmişteki körlüğüdür.
Bu cümleyi kurmak acımasız geliyor. Ama galiba doğru. Çünkü cehaletin sadece karanlığı yoktur; bir konforu da vardır. Bir sıcaklığı, bir bütünlüğü, bir “henüz bilmediğin için taşımadığın” hafifliği vardır.
Bir şeyi bilmiyorken onun yükünü de taşımazsın. Bir şeyi fark etmiyorken onunla hesaplaşmak zorunda da kalmazsın. Perdenin önünde otururken oyuna inanmak kolaydır. Ama sahne arkasını bir kere gördüğünde aynı oyuna aynı içtenlikle dönemiyorsun.
İşte farkındalık bazen böyle çalışıyor. Önce sana bir şey gösteriyor. Sonra senden eski bakışını alıyor. Ve seni arada bırakıyor. Eski bilinç artık dar geliyor; yeni bilinç ise henüz bir eve dönüşmemiş oluyor.
İnsan tam burada sıkışıyor: Eskiye dönemiyorum, ama yenisini de kuramadım.
Lanet Görmekte Değil, Gördükten Sonra Başlıyor
Belki de lanet görmekte başlamıyor. Asıl lanet, gördükten sonra başlıyor. Çünkü insan bir şeyi fark ettiğinde sadece yeni bir bilgi edinmiyor. Aynı anda eski bilmezliğini de kaybediyor. Ve bu kayıp, çoğu zaman kazandığı şeyden daha ağır geliyor.
Farkındalık insana sadece göz vermez; yük de verir. Çünkü gördüğün şeyi geri itemezsin. İnandığın gibi yaşayamadığında bunu bilerek yaşarsın. Sahte gelen bir şeyi sürdürdüğünde bunu fark ederek sürdürürsün. İstemediğin hayatı devam ettirdiğinde, artık onu istemediğini de bilirsin.
Eskiden içinden geçtiğin cümleler şimdi içine batmaya başlar. Eskiden normal gelen şeyler şimdi yüzeyde kalır. Eskiden seni taşıyan anlamlar şimdi seni taşıyamaz olur.
Lanet tam burada doğuyor galiba: Cehaletin konforu elinden gider ama hakikatin huzuru da henüz gelmemiştir. İnsan ikisinin arasında asılı kalır. Ne eski saflık vardır ne yeni bilgelik. Sadece ara bölge, sadece çatlak, sadece insanın kendi kendine sorduğu o bitmeyen soru:
“Ben bunu artık nasıl taşıyacağım?”
Nietzsche’nin Açtığı Boşluk
Nietzsche’yi sarsıcı yapan şey sadece sertliği değil, açtığı boşluk. Çünkü Nietzsche insanın sığındığı hazır anlamları yerinden oynatır: hazır ahlakı, hazır inancı, hazır teselliyi, hazır iyiyi ve kötüyü, hazır “böyle yaşanır” cümlelerini.
Ve bunu yapınca insana büyük bir özgürlük verdiği kadar büyük bir yük de bırakır. “Tanrı öldü” dediğinde, sadece dinî bir iddiadan bahsetmez; bir anlam düzeninin çöküşünden bahseder. İnsanın gökyüzüne bakıp hazır bir cevap bulamadığı o andan. Eski değerlerin artık eskisi kadar inandırıcı gelmediği, ama yenilerinin de henüz kurulmadığı o boşluktan.
İşte farkındalığın laneti de biraz burada ağırlaşıyor. Eski anlamlar çözülür, ama yerine hemen yenisi gelmez. Eski inanç zayıflar, ama yeni bir hakikat hemen doğmaz. Eski benlik çatlar, ama yeni benlik henüz kendini kuramaz.
Nietzsche’nin “son insan”ı burada bir gölge gibi belirir. Rahatını isteyen, riskten kaçan, derin acıyı reddeden, küçük mutluluklarla yetinen insan… Gözlerini kırpıştırır ve “mutluluğu bulduk” der. Ama yaşadığı şey gerçekten mutluluk mudur, yoksa derinlikten kaçış mı?
Belki de farkındalık, insanı son insanın sıcak uyuşukluğundan uyandırır. Ama uyanmak her zaman güzel değildir. Bazen insan önce üşür. Bazen gözleri kamaşır. Bazen geri dönmek ister. Çünkü eski yalanlar bile bazen yeni boşluktan daha güvenli gelir.
İnanç, Korku ve Eski Ev
İnsanın eski hâlini özlemesi bazen eski düşüncelerini özlemesi değildir. O düşüncelerin verdiği güveni özlemesidir.
Bir inanç sistemi sadece fikirlerden oluşmaz. Çocukluğunu taşır. Aileni taşır. Sesleri taşır. Duaları, korkuları, yasakları, tesellileri taşır. Ne doğru, ne yanlış, nereye ait olduğunu bilme hissini taşır. O yüzden bir inanç çatladığında sadece bir fikir çatlamaz; bir ev çatlar.
İnsan bazen Tanrı’dan değil, kendisine Tanrı diye öğretilen korkudan uzaklaşır. Bazen dinden değil, din adına konuşan insanların sesinden yorulur. Bazen hakikati reddettiği için değil, korkuyla kurulmuş bir hakikatin içinde nefes alamadığı için geri çekilir.
Ama bu da kolay değildir. Çünkü korkuyla kurulmuş bir inançtan uzaklaşmak, korkunun hemen bittiği anlamına gelmez. Cehennem anlatıları, azap imgeleri, suçluluk dili, “ya yanılıyorsam?” korkusu insanın içinde kalır.
İnsan şunu sormaya başlar: Ben gerçekten inanıyor muydum, yoksa korkuyor muydum? Ben Tanrı’ya mı bağlıydım, yoksa cezadan mı kaçıyordum? Ben bunu seçmiş miydim, yoksa doğduğum çevrede başka bir dil bilmediğim için mi böyleydim?
Bu sorular insanı özgürleştirmeden önce sarsar. Çünkü bazen insan sadece eski inancını değil, eski kendini de kaybeder. Ve eski kendine yas tutmak, bir fikri kaybetmekten daha ağırdır.
Farkındalık Her Zaman Hakikat Değildir
Burada tehlikeli bir yer var. İnsan bir şeyleri fark etmeye başladığında, kendi farkındalığını hemen hakikat sanabilir. “Ben uyandım”, “ben gördüm”, “onlar hâlâ uykuda” gibi cümleler kulağa güçlü gelir. Ama bazen başka bir körlüğün başlangıcıdır.
Çünkü farkındalık da yanlış olabilir. İnsan bir yanılsamadan çıkıp başka bir yanılsamaya girebilir. Eskiden korkunun içindeyken şimdi öfkenin içine düşebilir. Eskiden sorgulamıyorken şimdi her şeyi küçümseyebilir. Eskiden bir topluluğa aitken şimdi kendi yalnızlığını üstünlük sanabilir.
Bu da özgürlük değildir. Bu sadece biçim değiştirmiş tutsaklıktır.
Nietzsche’nin tehlikeli tarafı da burada yanlış anlaşılır. Onun sürü eleştirisi, başkalarını küçümsemek için kolay bir silaha dönüşebilir. Oysa asıl mesele “ben daha üstünüm” demek değildir. Asıl mesele insanın kendine miras kalan değerleri sorgulayıp kendi değerlerini yaratacak cesareti bulmasıdır.
Ve bu çok zor bir şeydir. Çünkü kendi değerlerini yaratmak, sadece başkalarının değerlerini reddetmek değildir. Reddetmek kolaydır. Yıkmak kolaydır. Zor olan, yıktığın şeyin yerine yaşayabileceğin bir şey kurmaktır.
Bu yüzden gerçek farkındalık biraz daha sessizdir. Hemen hüküm vermez. Önce ayırmaya çalışır: Bu bana mı ait? Bu bana mı öğretildi? Bu hakikat mi, yoksa benim yaramın sesi mi? Ben gerçekten görüyor muyum, yoksa acı çektiğim yerden mi bakıyorum?
Belki de olgunluk, cevapları hızla bulmak değildir. Soruları daha dürüst sormaktır.
Modern Dünyada Körlük
Eskiden körlük bilgisizlikle açıklanırdı. Bilmiyordu, görmüyordu, duymuyordu. Şimdi durum tersine döndü. Artık insan çoğu zaman bilmediği için değil, çok fazla şeye maruz kaldığı için körleşiyor.
Bir haber, bir yorum, bir video, bir başarı hikâyesi, bir felaket, bir kıyas, bir tavsiye, bir korku, bir hedef… Bir şey daha, bir şey daha, bir şey daha.
Ve bütün bu fazlalığın içinde insan derinliği kaybediyor. Çünkü bakmakla maruz kalmak aynı şey değil. Gözün açık olabilir ama dikkatin dağılmışsa hiçbir şeyi gerçekten görmüyorsundur.
Byung-Chul Han’ın modern insanı tarif ederken yakaladığı şey de biraz bu. İnsan artık sadece baskı altında değildir. Kendi kendini performansa zorlar, kendi kendini görünür kılar, kendi kendini tüketir. Ve en kötüsü, kendi arzularının ne kadarının kendine ait olduğunu artık ayırt edemez.
“Ben bunu istiyorum” deriz. Ama gerçekten biz mi istiyoruz, yoksa bize istetilen şeyi mi istiyoruz?
İyi iş, iyi maaş, iyi beden, iyi ilişki, iyi profil, iyi hayat… Hepsi iyi. Peki hangisi senin?
Farkındalık bazen burada başlar. Bir arzunun sana ait olmadığını fark ettiğin o çatlakta. Hayatının bazı parçalarının senin seçimin gibi durmasına rağmen sana öğretilmiş olduğunu gördüğün anda.
Ve bu rahatlatıcı değildir. Çünkü o anda sadece sistemi görmezsin. Kendini de görürsün. Ne kadarını isteyerek yaşadığını, ne kadarını sürüklenerek taşıdığını, ne kadarını seçtiğini ve ne kadarını seçtiğini sandığını görürsün.
Sistemden Çıkmak mı, İçinde Uyanmak mı?
Bu soruyu uzun süre düşündüm. Madem bu kadar şeyin farkına varıyoruz, ne yapacağız? Her şeyi bırakıp gidecek miyiz? Sistemi reddedip başka bir hayat mı kuracağız? Bütün bağları koparıp dışarıda temiz bir alan mı bulacağız?
Bazı insanlar için belki evet. Ama çoğumuz için hayat bu kadar şiirsel ilerlemiyor. İş var. Para var. Aile var. Beden var. Korkular var. Yarın sabah var.
O zaman farkındalık ne işe yarıyor?
Belki de mesele sistemden tamamen çıkmak değildir. Belki mesele, sistemin içindeyken onun zihninin tamamını ele geçirmesine izin vermemektir.
İşe gidersin ama kendini sadece işinle tanımlamazsın. Para kazanırsın ama değerini sadece paradan almazsın. Toplumun içinde yaşarsın ama toplumun her beklentisini kendi arzun sanmazsın. Bir inancı sorgularsın ama sırf korkudan uzaklaştın diye ilk bulduğun başka kesinliğe sarılmazsın.
Belki de farkında kalmak, büyük kopuşlardan önce küçük mesafeler kurabilmektir. Her şeye cevap vermemek. Her haberi içine almamak. Her çağrıyı görev sanmamak. Her arzuyu sahiplenmemek. Her düşünceyi kendin sanmamak.
Bu küçük görünüyor. Ama bazen insanı içeriden kurtaran şey tam olarak budur.
Nietzsche’nin “kendini aşmak” dediği şey belki de önce burada başlar. Dünyayı terk etmekte değil; sana öğretilen dünyayı kendi içinden ayıklamakta. Çünkü insan bazen zincirlerini dışarıda arar. Oysa zincirin bir ucu çoktan içeri alınmıştır.
Her Zaman Farkında Kalamayız
Burada dürüst olmak gerekiyor. İnsan her zaman farkında kalamaz. Kalamaz, çünkü yorulur. Kalamaz, çünkü gerçek bazen ağır gelir. Kalamaz, çünkü zihin de beden gibi kendini korumaya çalışır.
Bu yüzden kaçmak her zaman korkaklık değildir. Bazen savunmadır, bazen mola, bazen hayatta kalma biçimi. Ama mesele hiç kaçmamak değil. Mesele kaçtığını bir gün fark edip geri dönebilmektir.
Farkındalık sürekli yaşanan bir bilinç hâli olmamalı belki de. Daha çok kaybettiğinde yolunu bulabildiğin bir yer olmalı. Küçük sessizlikler, telefonsuz yürüyüşler, kendine dürüstçe sorulmuş bir soru, günün sonunda “Ben bugün gerçekten ne yaşadım?” diyebilmek…
Modern dünya bizi büyük darbelerle değil, küçük dikkat hırsızlıklarıyla uyutuyor. Bu yüzden bazen büyük aydınlanmalar değil, küçük geri dönüşler hayat kurtarıyor.
Bir bildirim sessize alınır. Bir korkunun adı konur. Bir arzu sorgulanır. Bir cümle içeri alınmaz. Bir gün insan kendine şunu sorar: “Ben gerçekten yaşıyor muyum, yoksa bana öğretilen hayatı mı tekrar ediyorum?”
Belki de uyanış böyle başlar. Büyük bir devrim gibi değil; küçük bir rahatsızlık gibi.
Kaybedilen Sığınak
Farkındalığın laneti, hakikati bulmak değildir. Hakikatle birlikte eski sığınağını kaybetmektir. Çünkü insan bazen yalanlara inandığı için değil, onların gölgesinde dinlenebildiği için yaşar. Bir anlamın gerçek olması gerekmez her zaman; bazen insanı sabaha kadar ayakta tutması yeter. Ama bir gün o anlamın içinden ses çekilir. Cümleler, ritüeller, yollar kalır; fakat içlerindeki sıcaklık söner.
İşte o zaman insan anlar: Bazı şeyler yıkılmaz. Sadece artık insanı taşımaz.
Farkındalık çoğu zaman büyük bir aydınlanma gibi gelmez. Bazen çok sessiz olur. Aynı cümleyi duyarsın ve artık inanamazsın. Aynı eve, aynı insana, aynı geleceğe bakarsın; hiçbir şey eksilmemiştir ama her şeyin içi biraz boşalmıştır.
Ve en ağır boşluk, dışarıda değil; artık inanamadığın şeylerin içinde açılır.
İnsan tam burada değişir. Bir karar verdiği için değil, bir şeyi inkâr ettiği için değil; sadece eskisi gibi kendini kandıramadığı için.
Belki de farkındalık, gözün açılması değil; bazı perdelerin artık kapanmamasıdır. Eski bulanıklığın merhameti gider. Bilmemek artık seni korumaz. Alıştığın aydınlığın başkasının lambası olduğunu fark edersin.
Ve sonra arada kalırsın.
Ne eskiye ait.
Ne yeniye hazır.
Ama bazı eşikler böyledir. İnsanı hemen bir yere götürmez; önce artık nerede kalamayacağını gösterir.
Farkındalık bu yüzden bir lanettir: insanı huzurundan eder.
Ama belki de bu yüzden bir imkândır: çünkü bazı huzurlar, insanın kendine uzak kalmasıyla mümkündür.
Ve insan bir gün o uzaklığa dayanamaz.
Kendi sesini duymamak için kurduğu bütün gürültü susar.
Kendi yüzüne bakmamak için yaktığı bütün ışıklar söner.
Kendi hayatı sandığı şeyin içinde, kendine ait olmayan ne varsa birer birer görünür olur.
İşte o an büyük bir şey olmaz dışarıdan.
Kapılar çarpmaz.
Gökyüzü yarılmaz.
Dünya yıkılmaz.
Ama insanın içinde bir dönem kapanır.
Ve bazen bir hayat, yeni bir kapı açıldığı için değil; eski yalan artık insanı kandıramadığı için değişir.
Emre
