Modern Odysseus: Balmumu, Sirenler ve İthaka
Christopher Nolan’ın Odyssey filmini izlerken beklediğim şey büyük savaşlar, tanrılar, canavarlar ve görkemli bir yolculuktu.
Film tüm bu beklentimi karşıladı.
Ama salondan çıktığımda aklımda kalan şey canavarların görüntüsü değil, Odysseus’un karşılaştığı sınavların bana ne kadar tanıdık geldiğiydi.
Çünkü hikâye yaklaşık üç bin yıl önce anlatılmış olsa da Odysseus’un savaştığı şeyler bize hiç yabancı değil.
Arzu.
Kibir.
Konfor.
Unutma isteği.
Kontrol edemediğimiz olaylar.
Ve bütün bunların arasında eve dönmeye çalışma çabası.
Başta Odysseus’un yolculuğunu Truva’dan İthaka’ya yapılan uzun bir dönüş olarak görüyordum. Fakat hikâye ilerledikçe İthaka’nın sadece haritadaki bir ada olmadığını hissetmeye başladım.
İthaka, insanın ait olduğu yerdi.
Ailesi.
Kimliği.
Değerleri.
Hayatının yönü.
Odysseus denizde kaybolurken aslında yalnızca coğrafi olarak yolunu kaybetmiyordu. Kim olduğunu, neye bağlı olduğunu ve nereye dönmek istediğini sürekli yeniden hatırlamak zorunda kalıyordu.
Belki modern insanın yaşadığı şey de buna benziyor.
Biz denizde değiliz belki ama sürekli bir akışın içindeyiz.
Bildirimler.
Kısa videolar.
Sosyal medya.
Kariyer kaygısı.
Para kazanma hırsı.
Başarı baskısı.
Kendini geliştirme zorunluluğu.
Başkalarının hayatlarına sürekli maruz kalma hali.
Bütün bunların arasında insan çok kolay bir şekilde yönünü kaybedebiliyor.
Gemisi batmıyor belki.
Ama bir süre sonra neden yola çıktığını, nereye gitmek istediğini ve eve döndüğünde kim olmayı umduğunu unutuyor.
Truva savaşı bitti ama savaş bitmedi
Odysseus’un hikâyesi Truva Savaşı’ndan sonra başlıyor.
Truva Savaşı, Yunanlar ile Truvalılar arasında geçen büyük mitolojik savaş. Odysseus bu savaşta Yunan tarafındadır. Onu önemli yapan şey yalnızca savaşçı olması değil, zekâsıdır. Truva Atı fikri de onun kurnazlığının, stratejisinin ve aklının sembolü olarak anlatılır.
Yani Odysseus savaş alanında kaba güçle değil, akılla kazanır.
Ama bana ilginç gelen şey şu oldu:
Odysseus savaşı kazanıyor ama eve dönemiyor.
Dışarıdaki savaş bitiyor, içerideki savaş başlıyor.
Bu çok modern bir şey degil mi?
Bazen insan bir hedefe ulaşıyor ama huzura ulaşamıyor.
İstediği işi elde ediyor ama rahatlayamıyor.
Para kazanıyor ama yetinemiyor.
Bir şeyi başarıyor ama hemen sıradaki hedef başlıyor.
Bir problemi çözüyor ama kendisiyle ilgili daha derin problem devam ediyor.
Truva’da zekâsıyla kazanan Odysseus, dönüş yolculuğunda yalnızca zekâsının yetmediği bir dünyaya giriyor.
Çünkü artık mesele düşmanı kandırmak değil.
Kendi kibrini, arzularını, korkularını, yorgunluğunu ve eve dönme arzusunu anlamak.
Belki de Odysseia bu yüzden sadece bir macera hikâyesi değil.
Savaştan çıkmış bir insanın yeniden insan olma hikâyesi.
Sirenler
Filmden sonra en çok düşündüğüm sahnelerden biri Sirenler oldu.
Sirenler, Odysseus’un dönüş yolculuğunda karşılaştığı en tehlikeli varlıklardan biri. Ama onları ilginç yapan şey güçleri, pençeleri ya da fiziksel saldırıları değil.
Sesleri.
Mitolojide Sirenler, denizcileri büyüleyici sesleriyle kendilerine çeken varlıklardır. Bugün çoğu zaman denizkızı gibi hayal edilseler de, eski anlatılarda daha çok kadın sesine sahip, yarı insan yarı kuş figürleri olarak düşünülürler. Onları tehlikeli yapan şey güzelliklerinden çok sesleridir. Çünkü Sirenler denizciye yalnızca haz vaat etmez; bilgi, merak, eksik kalan bir şeyin tamamlanması ve insanın duymak istediği hakikat gibi seslenirler. Onları duyan denizciler rotalarını unutur, gemilerini o sese doğru sürer ve sonunda kayalıklara çarparak ölür.
Yani Sirenler seni zorla öldürmez.
Sana saldırmaz.
Seni zincirlemez.
Yolunu kesmez.
Sadece çağırır.
Ve insan kendi isteğiyle rotasını değiştirir.
Bence sahneyi bu kadar ürpertici yapan şey de bu. Çünkü tehlike dışarıdan gelen kaba bir güç değildir. İçeride uyanan arzudur. Sirenler insanı yenmez. İnsanın içindeki bir şeyi konuşturur.
Merakını.
Zaafını.
Eksiklik hissini.
Kibrini.
Bir şey kaçırıyor olma korkusunu.
Odysseus bu şarkıyı duymak ister. Çünkü o da insandır. Bilmek ister. Deneyimlemek ister. O büyünün ne olduğunu görmek ister.
Ama aynı anda şunu da bilir:
Duyduğu anda eski Odysseus olarak kalmayacaktır.
Bu yüzden adamlarının kulaklarını balmumuyla kapatır. Kendisini de geminin direğine bağlatır. Şarkıyı duyduğunda bağıracağını, yalvaracağını, çözülmek isteyeceğini bildiği için adamlarına önceden emir verir:
Ne söylersem söyleyeyim, beni çözmeyin.
Bence bu sahnenin büyüklüğü burada.
Odysseus’un kahramanlığı, Sirenlere karşı çok güçlü durmasında değil.
Kendi zayıflığını önceden kabul etmesinde.
“Ben kahramanım, bana bir şey olmaz” demiyor.
Tam tersine şunu kabul eder:
Ben değişebilirim.
Arzunun içindeyken başka birine dönüşebilirim.
Şu an doğru gördüğüm şeyi biraz sonra unutabilirim.
Bu yüzden kendimi yalnızca irademe emanet edemem.
Çünkü modern dünyada bize sürekli iradeli olmamız söyleniyor.
Telefonuna bakma.
Sosyal medyada vakit kaybetme.
Daha disiplinli ol.
Daha üretken ol.
Kendini kontrol et.
Ama mesele çoğu zaman sadece irade değil.
Çünkü telefon elimizin altındayken, bildirimler açıkken, algoritma bize tam da zaafımıza göre içerik gösterirken, kendimizi her gün yüz kere aynı sınava sokuyoruz.
Ve dürüst olmak gerekirse, bu sınavı her zaman kazanamıyoruz.
Ben de bunu kendi hayatımda fark ettim.
Bazen telefonu yalnızca bir mesaja bakmak için açıyorum. Çok küçük, masum bir niyetle. Sonra kendimi başka bir uygulamada, başka bir videoda, başka bir gündemde buluyorum.
Bir haber düşmüş.
Biri bir şey paylaşmış.
Bir video başlamış.
Bir yorum sinirlendirmiş.
Bir başlık merak ettirmiş.
Ve bir bakıyorum, kendi rotamdan çıkmışım.
Sirenlerin yaptığı tam olarak buydu.
İnsanı öldürmeden önce yönünü alıyorlardı.
Modern Sirenler de böyle çalışıyor.
Bizi yok etmiyorlar.
Bizi çağırıyorlar.
Bizi bölüyorlar.
Bizi sürekli başka bir yere çekiyorlar.
Ve en sonunda nereye gitmeye çalıştığımızı unutturuyorlar.
Bu yüzden telefonu belirli bir süre kilitleyen bir kutu aldım.
İlk başta garip geldi.
Yetişkin bir insan neden kendi telefonunu kendisinden saklar?
Ama filmi izledikten sonra düşündüm: Bu aslında benim balmumum.
Odysseus’un adamlarının kulaklarına sürdüğü balmumu neyse, modern insan için bazen bir telefon kutusu da odur.
Çünkü balmumu sadece duymamayı sağlamaz. İnsanın, zayıf anında vereceği kararı önceden korur.
Bildirimleri kapatmak balmumudur.
Telefonu yatak odasına almamak balmumudur.
Çalışırken onu başka bir odada bırakmak balmumudur.
Sosyal medya uygulamalarını silmek balmumudur.
Ama mesele yalnızca telefon değildir.
Abur cuburu eve hiç almamak, kredi kartını yanında taşımamak, seni sürekli aynı döngüye çeken bazı insanlarla mesafeni korumak da birer balmumu olabilir.
Çünkü insan her zaman iradesiz olduğu için yenilmez. Bazen kendini, yenileceği yere tekrar tekrar bıraktığı için yenilir.
Balmumunun bilgeliği tam da buradadır:
Kendine güvenmemek değil, kendini tanımaktır.
İnsanın hangi sesi duyduğunda yönünü kaybettiğini bilmesi ve o ses gelmeden önce kendi hayatına küçük bir sınır çizmesidir.
Çünkü bazı savaşlar, başladığında kazanılmaz.
Başlamasına izin verilmediğinde kazanılır.
Çünkü balmumu dediğimiz şey aslında şudur:
Gelecekte zayıf düşebileceğini bilip bugünden bir sınır koymak.
Bu zayıflık değil.
Bu kendini tanımak.
Belki de gerçek özgürlük, her şeye ulaşabilmek değildir. Gerçek özgürlük, gerektiğinde bazı şeylere ulaşmamayı mümkün hâle getirebilmektir.
Telefonu istediğim zaman açabiliyor olmam özgürlük gibi görünüyor.
Ama açmamayı seçemiyorsam, orada özgürlükten bahsetmek zorlaşıyor.
Sirenlerin şarkısı bugün kayalıklardan gelmiyor.
Teknolojiden, algoritmalardan ve modern dünyadan geliyor.
Ve çoğu zaman şarkı bize şöyle sesleniyor:
Bir kere daha bak.
Bunu da bilmen lazım.
Herkes bunu konuşuyor.
Biraz daha kaydır.
Geri kalıyorsun.
Sıradaki video belki aradığın şeydir.
Ama aradığımız şey genellikle sıradaki videoda olmuyor.
Çünkü akışın amacı bizi bir yere ulaştırmak değil.
Akışta tutmak.
Sirenlerin yaptığı da buydu zaten.
İnsana nereye gittiğini unutturmak.
Kalypso: Sahip Olamadığımız Şeyin Arzusu
Filmde Odysseus’un söylediği bir cümle, yolculuğun tamamını neredeyse tek başına özetliyordu:
“What you most want is what you can’t have. And what you most can’t have is what you already had, and lost.”
En çok istediğin şey, sahip olamadığındır. Sahip olamayacağın şey ise bir zamanlar sahip olup kaybettiğindir.
Odysseus’un istediği şey İthaka’ya dönmektir. Fakat özlediği İthaka, yalnızca uzakta duran bir ada değildir. O, savaştan önce sahip olduğu hayatı; Penelope’yi, oğlunu, evini ve henüz bütün bu kayıplarla değişmemiş olan kendisini özler.
Ama insan kaybettiği yere geri dönebilse bile, kaybetmeden önceki hâline geri dönemez.
Belki arzunun en acı tarafı da budur. Biz çoğu zaman bir şeyi değil, o şeyin içindeyken olduğumuz kişiyi özleriz. Eski bir evi, geçmişteki bir ilişkiyi, çocukluğumuzu ya da daha sakin bir hayatı düşündüğümüzde geri istediğimiz yalnızca o zamanlar değildir. O zamanların içinde yaşayan eski kendimizdir.
Kalypso ise Odysseus’a başka bir hayat sunar: güvenli, rahat ve ölümsüz bir hayat. Acı yoktur, yaşlanmak yoktur, kaybetmek yoktur. Fakat Odysseus bunu kabul etmez. Çünkü insan bazen kusursuz bir sonsuzluk yerine, kayıplarıyla birlikte kendisine ait olan sonlu hayatı seçer.
Odysseus İthaka’ya dönmek ister. Ama belki yolculuğun en derin gerçeği şudur:
İthaka’ya varabilir; fakat oradan ayrılan Odysseus’a bir daha asla dönemez.
Bu nedenle eve dönüş, geçmişi geri almak değildir. Kaybettiklerinin ardından kim olduğunu yeniden kurmaktır.
Belki insan en çok, bir zamanlar sahip olduğu ama artık aynı biçimde geri dönemeyeceği şeyi arar. Eve döner; fakat ev de kendisi de değişmiştir. Geriye kalan, geçmişi yeniden yaşamak değil, kaybın içinden yeni bir dönüş yolu açmaktır.
Kirke: hazların peşinden giden insan
Odysseus’un karşılaştığı bir başka figür Kirke’dir.
Kirke, büyücü bir kadındır. Odysseus’un adamlarını domuza çevirir. İlk bakışta bu sahne masalsı bir büyü gibi görünür. Ama aslında çok sert bir insan yorumu taşır.
İnsan yalnızca yiyen, içen, tüketen, arzulayan ve anlık hazların peşinden giden bir varlığa dönüşürse ne olur?
İnsanlığını kaybeder.
Burada mesele hazzın kötü olması değil.
Mesele insanın tamamen haz tarafından yönetilmesidir.
Bugün bunu fiziksel olarak domuza dönüşmek şeklinde yaşamıyoruz tabii. Ama bazen bütün hayatımız iştaha indirgenebiliyor.
Daha fazla yemek.
Daha fazla izlemek.
Daha fazla almak.
Daha fazla beğenilmek.
Daha fazla deneyim yaşamak.
Daha fazla haz.
Modern dünya arzularımızı bastırmıyor.
Onları sürekli canlı tutuyor.
Acıktığımızda yemek geliyor.
Sıkıldığımızda video geliyor.
Yalnız kaldığımızda uygulama geliyor.
Boşluk hissettiğimizde alışveriş geliyor.
Onay istediğimizde beğeni geliyor.
Her boşluğun bir ürünü var.
Kirke’nin büyüsü belki bugün tam da bu: insanın kendi arzularını özgürlük sanması.
Oysa insan istediği her şeyi yaptığı için özgür olmayabilir.
Bazen sadece arzularının yönettiği bir canlıya dönüşmüş olur.
Bu ayrım önemli.
Çünkü özgürlük, her dürtünün peşinden gitmek değil.
Hangi dürtünün seni küçülttüğünü görebilmektir.
Kirke’nin adamları domuza dönüşürken aslında bize çok eski bir soru bırakır:
İnsanı insan yapan şey nedir?
Sadece yaşamak mı?
Sadece yemek, içmek, istemek, tüketmek mi?
Yoksa insan, kendi arzularına mesafe koyabildiği yerde mi insan olur?
Kiklop: tek gözlü bakış
Kiklop Polyphemos, Odysseus’un karşılaştığı tek gözlü devdir.
Kaba gücü temsil eder. Kuralsızlığı, medeniyetsizliği, misafirlik hukukunu çiğnemeyi temsil eder. Ama bana en ilginç gelen tarafı tek gözlü olması.
Tek göz, tek bakış açısıdır.
Dünyayı yalnızca bir ölçüyle görmek.
Bir insanı sadece maaşıyla değerlendirmek.
Bir yazıyı sadece okunma sayısıyla ölçmek.
Bir işi sadece prestijiyle görmek.
Bir bedeni sadece görünüşüyle anlamak.
Bir hayatı sadece başarıyla tanımlamak.
Modern dünyada çok fazla ölçüyoruz.
Verimlilik.
Takipçi.
Gelir.
Performans.
Beğeni.
İzlenme.
Puan.
Sıralama.
Bunların hepsi bazı şeyleri gösterebilir.
Ama bütünü göstermez.
Tek göz çok net görebilir ama derinlik göremez.
Belki modern insanın sorunu da bu.
Çok şey görüyoruz ama derinlik kayboluyor.
İnsanları daha hızlı tanıyoruz ama daha az anlıyoruz.
Daha fazla bilgiye ulaşıyoruz ama daha az bilgeleşiyoruz.
Daha çok bağlantımız var ama daha az bağımız var.
Kiklop mağarada yaşamıyor artık.
Bazen bizim bakışımızda yaşıyor.
Bir insana tek bir etiketten baktığımızda.
Kendimize sadece başarılarımız üzerinden değer verdiğimizde.
Hayatı yalnızca üretkenlik ve sonuç üzerinden ölçtüğümüzde.
Bir meseleyi yalnızca kendi tarafımızdan gördüğümüzde.
Kiklop orada.
Tek gözüyle bakıyor.
Ve derinliği yok ediyor.
Odysseus’un Kiklop’u yenmesi de bu yüzden önemli.
Kaba gücü kaba güçle yenmiyor.
Zekâyla yeniyor.
Ama burada ikinci bir ders daha var. Odysseus kaçmayı başardıktan sonra susmuyor. Gerçek adını söylüyor. Zaferinin bilinmesini istiyor.
İşte orada kibir başlıyor.
Bazen insan bir sınavı geçer ama geçtikten sonra kendine yenilir.
Odysseus’un hatası da bu.
Kazandığı zaferi sessizce taşıyamıyor.
Ve bunun bedeli Poseidon’un öfkesi oluyor.
Poseidon: kontrol edemediğimiz deniz
Poseidon, denizlerin tanrısıdır. Odysseus’a öfkelidir çünkü Odysseus onun oğlu Kiklop’u kör etmiştir. Bu yüzden dönüş yolculuğunu zorlaştırır, denizi kabartır, gemileri savurur.
Poseidon burada yalnızca kızgın bir tanrı gibi okunabilir.
Ama sembolik olarak daha büyük bir şeyi temsil eder:
Kontrol edemediğimiz güçleri.
Hayatta bizim dışımızda işleyen şeyleri.
Denizi.
Kaderi.
Şansı.
Zamanı.
Hastalığı.
Ekonomiyi.
Başkalarının kararlarını.
Beklenmeyen fırtınaları.
Modern kişisel gelişim düşüncesi bazen bize her şey bizim elimizdeymiş gibi davranıyor. Yeterince disiplinli olursan, yeterince doğru düşünürsen, yeterince çalışırsan her şeyi çözebilirmişsin gibi.
Ama hayat bu kadar temiz işlemiyor.
Hastalık geliyor.
İşler bozuluyor.
İnsanlar gidiyor.
Ekonomi değişiyor.
Planlar dağılıyor.
Bazen hiç hesapta olmayan bir dalga bütün rotayı değiştiriyor.
Her fırtına bizim hatamız değil.
Ama her fırtınada nasıl davranacağımız bizim karakterimizi gösteriyor.
Bence Odysseia burada çok gerçekçi.
Bir yandan Odysseus’un kendi hatalarını gösteriyor. Kibrinin bedelini ödüyor. Bazı sorunlarını kendisi yaratıyor.
Ama bir yandan da insanın her şeyi kontrol edemeyeceğini söylüyor.
Bu denge önemli.
Çünkü insan bazen bütün sorumluluğu dış dünyaya atarak çocuk kalır.
Bazen de her şeyi kendi hatası sanarak kendini ezer.
Bilgelik belki ikisinin arasındaki yerdedir.
Neyi kontrol edebileceğini bilmek.
Neyi kontrol edemeyeceğini kabul etmek.
Ve ikisini birbirine karıştırmamak.
Skylla ve Kharybdis: temiz seçeneklerin olmadığı yer
Odysseus’un denizde geçtiği en zor yerlerden biri Skylla ve Kharybdis’in arasındaki boğazdır.
Skylla, kayalıkların üzerinde yaşayan ve gemiden geçen denizcileri yakalayan bir canavardır. Kharybdis ise karşı tarafta her şeyi içine çeken korkunç bir girdaptır.
Bir tarafta birkaç adamını alacak canavar vardır.
Diğer tarafta bütün gemiyi yutacak girdap.
Odysseus kayıpsız çıkamayacağını bilir.
Sadece daha az yıkıcı olan yolu seçmek zorundadır.
Bu sahne bana yetişkin hayatını düşündürdü.
Çünkü çocukken doğru kararın hep temiz bir şey olduğunu sanıyoruz. İyi seçeneği bulursun ve her şey düzelir.
Ama yetişkinlikte çoğu karar öyle değildir.
Bazen iki iyi seçenek arasında değil, iki bedel arasında seçim yaparsın.
Güvenli iş mi, daha anlamlı ama riskli iş mi?
Kendini korumak mı, açık olmak mı?
Bir ilişkide kalmak mı, gitmek mi?
Ailene zaman ayırmak mı, kariyer için daha fazla çalışmak mı?
Dijital dünyadan uzak kalıp görünmez olmak mı, içinde kalıp dikkatini kaybetmek mi?
Bazı kararların temiz kazananı yok.
Sadece hangi kaybı taşıyabileceğini seçiyorsun.
Bu da Odysseia’nın modern hayata söylediği en gerçekçi şeylerden biri bence:
Bilgelik, hiç kayıp vermemek değildir.
Bazen en az zararla doğru yöne devam edebilmektir.
Yeraltı: geçmişle konuşmadan eve dönülmüyor
Odysseus yolculuğunda yeraltı dünyasına da iner.
Bu bölümde ölülerin ruhlarıyla konuşabilmek için bir kurban verir. İlk bakışta mitolojik ve uzak bir ritüel gibi görünür. Ama bana göre destanın en insani sahnelerinden biridir.
Çünkü Odysseus eve dönmeden önce ölülerle, yani geçmişle konuşmak zorundadır.
Kaybettikleriyle.
Pişmanlıklarıyla.
Korkularıyla.
Ölümlülüğüyle.
Geride bıraktığı şeylerle.
Biz genelde geleceğe doğru koşarak iyileşeceğimizi sanıyoruz.
Yeni hedefler.
Yeni işler.
Yeni şehirler.
Yeni ilişkiler.
Yeni başlangıçlar.
Ama geçmiş bazen arkada kalmıyor.
İnsan onunla yüzleşmeden geleceğe geçemiyor.
Yeraltına iniş bu yüzden yalnızca karanlık bir bölüm değil.
İnsanın kendi derinliklerine inişi.
Hepimizin içinde konuşmak istemediği ölüler var.
Bitmemiş meseleler.
Yarım kalmış yaslar.
Söylenmemiş sözler.
Eski utançlar.
Pişmanlıklar.
Kabul etmek istemediğimiz kırılmalar.
Odysseus’un yeraltına inmesi bana şunu düşündürdü:
Eve dönmek isteyen insan bazen önce kendisinin karanlık taraflarına inmek zorunda.
Çünkü insan ne kadar uzağa giderse gitsin, yüzleşmediği şeyi yanında taşıyor.
Son savaş: eve dönmek yetmiyor
Odysseus sonunda İthaka’ya döner.
Ama hikâye orada bitmez.
Çünkü döndüğünde evini bıraktığı gibi bulamaz. Penelope’nin talipleri sarayı işgal etmiş, onun yokluğunda yalnızca krallığını değil, evinin düzenini, anlamını ve huzurunu da tüketmeye başlamıştır.
Bu yüzden Odysseus’un son savaşı yalnızca bir intikam hikâyesi değildir. Eve dönmek bazen yeterli değildir. Döndüğün yeri yeniden hak etmen, yeniden kurman ve yeniden sahiplenmen gerekir. Bu sahne bana modern hayatı düşündürüyor.
İnsan da bazen yıllar sonra kendine dönmek ister. Ama döndüğünde içeride yalnız olmadığını fark eder.
Dikkatini ele geçiren alışkanlıklar...
Başkalarının beklentileri...
Hiç bitmeyen performans baskısı...
Sürekli daha fazlasını isteyen arzular...
Ve zamanla insanın zihni de, tıpkı İthaka gibi, sessizce işgal edilir.
Bu yüzden kendine dönüş çoğu zaman yeni bir başlangıç değil, uzun bir geri kazanma mücadelesidir.
Fakat beni bu bölümde en çok etkileyen sahne, taliplerle yapılan savaş değil.
Argos’tur.
Odysseus’un yaşlı köpeği.
Yirmi yıl boyunca efendisini bekleyen Argos, dilenci kılığına girmiş Odysseus’u tek bakışta tanır. Yüzü değişmiştir. Bedeni yaşlanmıştır. Krallığını kaybetmiş, adını bile gizlemek zorunda kalmıştır. Onu gören herkes yalnızca yaşlı bir yabancı görür.
Argos ise görmez.
Çünkü bazı bakışlar yüzü değil, özü tanır.
Belki de Argos’un tanıdığı kişi, yalnızca karşısındaki adam değil; zamanın, savaşın ve acının değiştiremediği o eski Odysseus’tur.
Bu yüzden o sahne beni hep başka bir soruyla baş başa bırakıyor.
İnsan gerçekten ne zaman kaybolur?
Yüzü değiştiğinde mi?
Hayatı değiştiğinde mi?
Yoksa bir gün kendisi de artık o eski insanı tanıyamadığında mı?
Belki de Argos, Odysseus’u tanıyan ilk kişi değildir.
O, Odysseus’a hâlâ kim olduğunu hatırlatan ilk aynadır.
Ve belki eve dönüşün en dokunaklı anı da budur.
İnsan bazen evine döndüğü için değil, bütün değişimlere rağmen içinde hâlâ kaybetmediği bir şey olduğunu gördüğü için gerçekten eve dönmüş olur
Nietzsche, deve, aslan ve çocuk
Odysseus’un yolculuğunu düşünürken Nietzsche’nin deve, aslan ve çocuk dönüşümü de aklıma geldi.
Nietzsche’ye göre insanın ruhu önce deve olur. Yük taşır. Kuralları, görevleri, beklentileri sırtlanır.
Sonra aslan olur. “Hayır” demeyi öğrenir. Eski otoritelerden, dayatmalardan, ona verilmiş hazır anlamlardan kurtulmak ister.
Sonra çocuk olur. Yeniden başlar. Oyun kurar. Kendi değerlerini yaratır.
Odysseus’un hikâyesi birebir bu değil belki. Çünkü Nietzsche’nin insanı yeni değerler yaratmak isterken, Odysseus daha çok kaybettiği eve dönmek ister.
Ama ikisinde de ortak bir şey var:
İnsan aynı kişi olarak kalamaz.
Truva’daki Odysseus ile İthaka’ya dönen Odysseus aynı insan değildir.
Başta zekâsıyla kazanan bir savaşçıdır. Yol boyunca arzusuyla, kibriyle, korkusuyla, konfor isteğiyle ve faniliğiyle karşılaşır. Sonunda eve döner ama eve dönen kişi artık yalnızca savaşçı değildir.
Daha yaralıdır.
Ama belki daha bilgedir.
Bu da bana insanın olgunlaşmasının çoğu zaman temiz, güzel ve estetik bir süreç olmadığını hatırlatıyor.
Bazen insan parçalanarak öğreniyor.
Bazen kaybederek sadeleşiyor.
Bazen de eve ancak eski kendisinden vazgeçerek dönebiliyor.
Modern Odysseus
Belki de bugün Odysseus olmak, denizleri aşmak ya da canavarları yenmek değildir.
Asıl mesele; dikkatin satın alınmak istendiği, arzuların sürekli kışkırtıldığı ve algoritmaların bizi bizden daha iyi tanımaya başladığı bir dünyada, kendi rotasını kaybetmeden yaşayabilmektir. Çünkü modern insanın karşısındaki canavarlar artık mağaralarda ya da kayalıkların üzerinde yaşamıyor. Cebimizde taşıdığımız ekranlarda, sonsuz akışların içinde ve her gün biraz daha görünmez hâle gelen alışkanlıklarımızda yaşıyorlar.
Belki de bu yüzden modern Odysseus’un en büyük erdemi cesaret değil, muhakemedir. Ne zaman ilerleyeceğini, ne zaman duracağını; hangi çağrıya kulak vereceğini, hangisini sessizce geride bırakacağını bilmektir. Özgürlüğü her istediğini yapabilmekte değil, gerektiğinde kendine sınır koyabilmekte bulmaktır. Çünkü bazen insanı kurtaran şey daha güçlü bir irade değil, doğru zamanda kendini direğe bağlayacak kadar kendini tanımasıdır.
Homeros’un anlattığı destan binlerce yıl önce yazıldı. Ama anlattığı mücadele hiç eskimedi. Sadece canavarların biçimi değişti. Sirenler artık bildirim gönderiyor, Kalypso bizi konforla oyalıyor, Kiklop dünyayı tek bir bakış açısından görmeye zorluyor. İthaka ise hâlâ aynı yerde duruyor; bize varılacak bir yer değil, nasıl bir insan olmak istediğimizi hatırlatan bir pusula gibi.
Belki de bu yüzden Odysseia’yı bugün hâlâ okuyoruz. Bize yeni bir yol göstermesi için değil, zaten bildiğimiz ama unuttuğumuz yolu yeniden hatırlatması için.
Belki de Odysseus’un gerçek savaşı Truva’da değil, savaş bittikten sonra başladı. Çünkü insanı yalnızca başına gelenler değiştirmez; onlara dayanabilmek için içinde susturduğu, sertleştirdiği ve geride bıraktığı şeyler de değiştirir. Travma insanı olayın yaşandığı yerde tutmaz; olaydan sağ çıkabilmek için dönüştüğü kişide bırakır. Bu yüzden bazı insanlar savaş sona erdiğinde bile savaşmayı sürdürür, bazıları tehlike geçtikten sonra da kendini korumaktan vazgeçemez. Eve dönerler ama üzerlerinden zırhlarını çıkaramazlar; sevilirler ama gevşeyemez, huzura kavuşurlar ama huzurun içinde nasıl yaşanacağını bilemezler.
Çünkü hayatta kalmayı öğrenmek, yaşamayı öğrenmekle aynı şey değildir. Bazen insanı ölümden kurtaran kişilik, yıllar sonra hayatla arasındaki en büyük duvara dönüşür. Belki de Sirenler, Kalypso ve Kiklop yalnızca yol üzerinde karşılaşılan yaratıklar değildi; her biri insanın kendi içinde kurduğu bir savunmanın, bir arzunun ya da bir kaçışın biçimiydi. Sirenler, eksikliğimizi tamamlayacağına inandığımız seslerdi. Kalypso, acının yerine seçtiğimiz uyuşuk konfordu. Kiklop ise dünyaya yalnızca yaralarımızın açtığı dar pencereden bakmaktı.
Odysseus’un dönüşü bu yüzden yalnızca bir adaya varmak değil, yol boyunca parçalanan benliğini yeniden tanımaktı. Belki de İthaka, geride bırakılmış bir evden çok, hayatta kalabilmek uğruna terk ettiğimiz benliğin hâlâ bizi beklediği yerdi. İnsan bazen geleceğin peşinden koştuğunu sanır; oysa özlediği şey yeni bir hayat değil, hayat onu değiştirmeden önce dünyayla kurabildiği o açık, savunmasız ve canlı ilişkidir. Bu yüzden belki de bütün yolculukların sonunda geriye tek bir soru kalır:
Bugün olduğun kişi, gerçekten seçtiğin kişi mi; yoksa yalnızca zamanın ve yaralarının hayatta bırakabildiği kişi mi?

