Paltolu Hayatlar: Susturulan Acının Kurnazlığı
“Nasılsın?”
“İyiyim.”
Bu kelime öyle otomatik çıkıyor ki ağzımdan, düşünmüyorum bile. Refleks gibi.
Ama iyi değildim çoğunlukla.
İçimde bir ağırlık vardı, ismini koyamadığım bir yorgunluk. Gece uyuyamıyordum, sabah kalkmak işkenceydi. İyiliğin i’si bile yoktu ortada.
Ama “iyiyim” dedim. Düşünmeden. Sorgulamadan. Sanki başka bir cevap yokmuş gibi.
Sonra fark ettim: Hep böyle diyorum. Herkese. Hatta kendime bile.
“Bana acıyla ilişkini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.”
Ernst Jünger’in bu sözünü Byung-Chul Han’ın Palyatif Toplum kitabında okudum. Ve bir şey anladım: Ben kimim peki? Acıyla ilişkim ne?
Acıyı bastırıyorum, görmezden geliyorum, üzerini örtüyorum.
Hep “iyiyim” diyorum.
Ama bu cevap bir yalan. Ve sanırım hepimiz bu yalanı söylüyoruz.
Palyatif. Tıpta kullanılan bir kelime. Hastalığı tedavi edemediğin zamanlarda, sadece acıyı dindirmek icin uygulanan tedaviler. İyileştirmiyorsun, örtüyorsun. “Palto giydirmek” anlamına geliyormuş Latince’de.
Han diyor ki: Bütün toplum palyatif oldu. Herkes bir palto giymiş. Altında neler var, kimse bilmiyor.
Acı mı var? Ağrı kesici al. Üzgün müsün? Pozitif düşün. Kızgın mısın? Sakin ol.
Her şey düz olmalı. Her şey “iyi” görünmeli.
Çünkü acı artık bir skandal. Zayıflık. Başarısızlık.
Ve ben de o skandalı gizliyorum. “İyiyim” diyerek.
Like: Günümüzün Ağrı Kesicisi
Han çok güzel bir şey söylüyor: “Like günümüzün ağrı kesicisidir.”
Düşün. Instagram’da ne görüyorsun? Hep mutlu insanlar, hep gülümseyen yüzler, hep harika bir gün notları. Kimse kötü anını paylaşmıyor. Kimse “bugün berbattım” demiyor. Çünkü o, beğeni almıyor.
Beğeni almak için her şey düzleştirilmeli. Keskin kenarlar törpülenmeli. Acı verebilecek her şey uzaklaştırılmalı.
Han’a göre bu sadece sosyal medyada değil, hayatın her alanında böyle oldu. Sanat bile beğenilir olmak zorunda artık. Siyaset tartışmasız olmak zorunda. İş yerinde zor anlar konuşulmuyor. Ailede sorunlar görmezden geliniyor.
Herkes bir palto giymiş gibi dolaşıyor. Altında ne var, kimse bilmiyor. Belki kimse bilmek de istemiyor.
Çünkü acıyı görmek, acı veriyor.
Ama sorun şu: O paltonun altında nefes alamıyorsun. Boğuluyorsun. Sadece kimse fark etmiyor.
Mutlu Olma Zorunluluğu
Kitapta Han diyor ki: “İktidarın yeni formülü ‘mutlu ol’dur.”
İlk başta ne var bunda, dedim. Mutlu olmak güzel bir şey değil mi?
Sonra anladım. Mutlu olmak güzel. Ama mutlu olmak zorunda olmak bu bambaşka bir şey.
Eskiden toplum sana “itaat et” diyordu. Bu açık, net. Karşı çıkabilirdin. Ama şimdi toplum “mutlu ol” diyor. Ve bu çok daha sinsi. Çünkü itiraz edemiyorsun.
“Mutlu olmak istemiyorum” diyemezsin. Dersen deli derler.
Han çok keskin bir gözlem yapıyor: Pozitif psikoloji bile bunu yapıyor. “Olumsuz düşüncelerden uzak dur” diyor. “Her şeyde iyi taraf ara” diyor. Hatta travmayı bile “büyüme fırsatı” diye pazarlıyor.
Yani demek ki: Başına kötü bir şey geldiğinde, bundan bile bir performans artışı çıkarmalısın. “Travma sonrası büyüme” diyorlar buna.
Acı bile performans aracı olmuş durumda.
Geçmişte oldukça kötü bir dönem geçirdim. Birine anlattım. “Pozitif düşün” dedi. “Bundan bir ders çıkar” dedi. “Her şeyin bir sebebi var” dedi.
O an çok kızdım. Ama neden kızdığımı bilmiyordum. Şimdi biliyorum.
Çünkü o kişi acımı görmüyordu. Acımı hemen bir derse, bir fırsata dönüştürmeye çalışıyordu. Ağrı kesici veriyordu. “Acı çekme, bundan bir şey öğren” diyordu.
Ama ben o an sadece acı çekmek istiyordum. Sadece “kötüyüm” diyebilmek istiyordum. Bir ağrı kesici değil, acıyı yaşamak istiyordum.
Bezelye Tanesi Üzerindeki Prenses
Han bir masal anlatıyor kitapta: Prenses ve Bezelye Tanesi.
Bir prenses, yirmi şiltenin altındaki tek bir bezelye tanesini hisseder ve bütün gece uyuyamaz.
Normalden komik bir abartı bu. Ama Han diyor ki: Biz tam da böyle olduk.
“Bezelye tanesi üzerindeki prenses sendromu” diyor buna.
Dışarıdan gelen acılar azaldı. Savaş yok (çoğumuz için), açlık yok, işkence yok. Ama acılarımız azalmadı. Tam tersine arttı.
Çünkü acıya toleransımız düştü. En ufak rahatsızlık bile dayanılmaz geliyor artık.
Ve paradoks şu: Bezelyeyi çıkarsak da, bu sefer yumuşak şilte acı verecek. Çünkü asıl acı veren şey bezelye değil.
“Asıl acı veren, hayatın süregiden anlamsızlığı” diyor Han.
Bu cümleyi okurken durdum. Tekrar okudum.
Belki sorun, o küçük acılar değil. Belki sorun, büyük bir anlamsızlık. Ve o anlamsızlığı doldurmak için sürekli oyalıyoruz kendimizi. Sosyal medya, alışveriş, diziler, sürekli meşgul olma hali...
Ama sessiz kalınca, anlamsızlık geri geliyor. Ve o, bezelyeden çok daha acı veriyor.
Acının Dili Kesildi
Han’ın kitabında en çarpıcı fikir bu: Acı dilini kaybetti.
Eskiden acının bir dili varmış. İnsanlar acılarını şarkıya dökerlermiş, şiire dökerlermiş, hikayeleştirilirlermiş. Acı bir anlatıya dönüşürmüş.
Mevlana acısını şiire döktü. Schubert acısını müziğe. Kafka acısını yazmaya. Proust bile ölürken acısını kaydediyordu karakterini daha gerçekçi yazmak için.
Ama şimdi acı sadece tıbbi bir sorun. Bir semptom. Ağrı kesici al, geçsin. Konuşma. Paylaşma. Anlatma.
Han diyor ki: “Acı sesini kesmekle mahkum edilmiştir.”
Düşündüm, haklı olabilir. Ne zaman birine gerçek acını anlattın? Ne zaman kötüyüm ve sadece dinlemeni istiyorum dedin?
Çoğumuz diyemiyoruz. Çünkü karşımızdaki hemen çözüm sunuyor, öneri veriyor, ağrı kesici uzatıyor. “Şunu dene” diyor. “Pozitif düşün” diyor. “Üzülme” diyor.
Acıya alan yok. Acı, hemen çözülmesi gereken bir problem.
Ama ya acı bir problem değilse? Ya acının bir anlamı varsa? Ya acı bize bir şey söylemeye çalışıyorsa?
Benjamin’in güzel bir sözü var Han alıntılıyor: “Acı, insanın teknesini yüzdürebileceği, onu denize taşıyacak suyu tükenmez bir nehir gibidir.”
Yani acı, aslında bizi bir yere götürebilir. Bir dönüşüm başlatabilir. Bir anlatı oluşturabilir.
Ama biz ağrı kesici alıp susturuyoruz onu. Daha başlamadan.
Sen “İyi” misin Gerçekten?
Han diyor ki: Acı hakikattir.
“Koptuklarında acı veren bağlar hakikidir” diye aktarıyor Viktor von Weizsäcker’den. İnsan acı çektiği durumda gerçekten mevcuttur.
Yani acı, bize gerçeği gösteriyor. Neyin önemli olduğunu. Nelere bağlı olduğumuzu. Neleri kaybetmekten korktuğumuzu.
Ama palyatif toplumda gerçek yok. Herkes bir maske takmış. Herkes iyi görünüyor. Kimse gerçek değil.
Instagram’daki hayatlar gibi. Hep filtreli, hep güzel, hep mükemmel. Ama gerçek mi? Hayır.
Ve burada bir paradoks var: Acıdan kaçtıkça, daha çok acı çekiyoruz. Çünkü acıyı anlatamadığımız, paylaşamadığımız, bir anlatıya dönüştüremediğimiz için acı içimizde birikmekten başka bir şey yapmıyor.
Han bunu “görünmez bir sermaye gibi faiz üzerine faiz alarak birikir” diye anlatıyor.
Kronik ağrılar, depresyon, tükenmişlik, panik ataklar... Belki bunlar, o bastırılmış acının bedeni bulma yolları.
Yaşamak mı, Hayatta Kalmak mı?
Han’ın bir ayrımı çok etkiledi beni: Hayat ile hayatta kalma arasındaki fark.
Diyor ki: Palyatif toplum, iyi hayat kavramını kaybetti. Yerine hayatta kalma kaldı.
Sağlıklı olmak en üst değer oldu. Her şey ona kurban ediliyor. Zevk, macera, risk, hatta ilişkiler bile.
Pandemi bu durumu iyice ortaya çıkardı. Hayatı yaşanır kılan ne varsa hepsinden vazgeçtik hayatta kalmak için.
“Hayatı boşaltıp hayatta kalma haline getiriyor” diyor Han.
Ve ekliyor: “Ama hayatta kalmak yaşamak değil ki. Sadece nefes almak, yaşamak değil. Bir ölememişler toplumuyuz ölemeyecek kadar canlı, yaşayacak kadar ölü.”
Bu cümleyi okurken tüylerim diken diken oldu.
Palyatif toplum sadece acıyı örtmüyor acı verebilecek her şeyden de kaçındırıyor bizi. Risk acı verebilir, o zaman riskten kaçın. Aşk acı verebilir, o zaman mesafeli dur. Başarısızlık acı verebilir, o zaman hiç deneme.
Biz de öyle değil miyiz bazen? Hiçbir risk almıyoruz kalp kırılmasın diye. Hiçbir maceraya atılmıyoruz başarısız olmayalım diye. Kendimizi güvende tutuyoruz.
Ama Han’ın dediği gibi: Acısız bir hayat aynı zamanda yaşanmamış bir hayat. O güvenli alanda yaşıyor muyum gerçekten? Yoksa sadece hayatta mı kalıyorum?
Acının Kurnazlığı
Han, Jünger’den bir kavram aktarıyor: “Acının kurnazlığı.”
Hegel’in aklın kurnazlığı var ya akıl hedefine dolaylı yollardan ulaşır. Acı da öyle.Bastırıldığında kaybolmuyor. Sadece şekil değiştiriyor.
Eskiden insanlar açıkça acı çekerlerdi. Ağlarlardı, bağırırlardı, dertlerini dökerlerdi. Acı görünürdü. Şimdi acı gizli. Kimse ağlamıyor ama herkes antidepresan kullanıyor. Kimse kızgın değil ama herkesin içi sinirle dolu. Kimse mutsuz değil ama kimse de gerçekten mutlu değil.
Acı kaybolmadı. Sadece yere gömüldü. Ve oradan, sessizce, kronik ağrılara, depresyona, tükenmişliğe dönüştü. Han’ın deyişiyle: “Ana akımdan korunan kap damla damla dolmaya başlar.”
Biz acıyı dışarı atmaya çalışırken, o içeride birikmekte.
Gerçek Mutluluk Kırılmış Olandır
Han kitapta bir şey daha söylüyor, çok sevdim: “Gerçek mutluluk ancak kırılmış olarak mümkündür. Mutluluğu şeyleşmekten kurtaran bizzat acıdır.”
İlk okuyunca anlamadım. Sonra Nietzsche’nin sözünü aktarmış: “Acı ve mutluluk ikiz kardeşlerdir, birlikte büyüyen ya da birlikte güdük kalan.” O zaman anladım.
Hiç gerçekten mutlu olduğun bir anı düşün. İçini dolduran, gözyaşlarının geldiği türden bir mutluluk. O mutluluğun içinde bir acı anı yok mu? Bir özlem? Bir kaybedilme korkusu? Bir kırılganlık?
Benim en mutlu anlarım öyle. Sevdiğim biriyle sessizce otururken, bir an bu geçecek diye geçiyor içimden. O farkındalık acı veriyor. Ama aynı zamanda o anı daha değerli kılıyor. Daha derin. Daha gerçek.
Palyatif toplum bunu istemiyor. Acısız mutluluk istiyor. Ama acısız mutluluk düz oluyor, sığ kalıyor, anlamını kaybediyor. Han’ın dediği gibi: “Acı engellendiğinde mutluluk yavanlaşıp sıkıcı bir rahatlığa dönüşür.”
Instagram mutluluğu gibi. Fotoğrafta güzel görünüyor, ama gerçekte boş.
Son İnsan
Nietzsche’nin bir benzetmesi var, Han kitapta aktarıyor: “Son insan” diyor buna.
Son insan şöyle der: Mutluluğu keşfettik ve gözlerini kırpıştırır. Sağlık en büyük değerdir. Konfor, güvenlik, öngörülebilirlik... Hepsi var. Hiçbir acı yok, hiçbir risk yok, hiçbir mücadele yok.
Her şey düz. Her şey aynı. Her şey kontrol altında. Kulağa iyi geliyor, değil mi? İlk okuduğumda “evet, iyi” dedim. Sonra bir cümle gördüm: Bu insan artık yaşamıyor. Sadece hayatta kalıyor. Durdum. Yaşamak mı, hayatta kalmak mı?
Şimdi her şey hesaplı. Her adım güvenli. Kalp kırılmasın diye iletişim kurmuyorum. Başarısız olmayayım diye denemiyorum. Hata yapmayayım diye konuşmuyorum. Ama bu hesaplı hayatta ne kaldı geriye?
Han diyor ki: Değişim acı verir. Büyüme acı verir. Hatta gerçek mutluluk bile acı verir. Son insan hepsinden kaçıyor. Ve kaçarken fark etmiyor aslında yaşamaktan kaçıyor.
Etrafıma bakıyorum. Herkes konfor peşinde. Güvenli işler, tartışmasız ilişkiler, öngörülebilir günler. Kimse derine inmiyor derinlik korkutuyor çünkü. Kimse tutkuyla bağlanmıyor tutku acıtabilir çünkü.
Sığ suda yüzüyoruz hepimiz. Boğulmuyoruz, evet. Ama yüzüyor muyuz gerçekten? Yoksa sadece ayakta mı duruyoruz?
Güvenli ama cansız. Acısız ama anlamsız.
Ağrı Kesicinin Yan Etkileri
Tıpta her ilacın yan etkileri vardır. Ağrı kesicinin de var. Palyatif toplumun yan etkileri ne peki?
Han birkaç tane sayıyor:
Empati kaybı. Başkalarının acısını görmüyoruz. Pandemi bunu gösterdi. “Vaka sayısı” diyoruz. İnsanlar yoğun bakımda yalnız ölürken, biz rakamları konuşuyoruz. Acı soyutlaştı, sayısallaştı, uzaklaştı.
Anlatı kaybı. Acı bir hikayeye dönüşmüyor. Benjamin’in dediği gibi, eskiden anne hasta çocuğuna öykü anlatırmış. Öykü iyileştirirmiş. Ama şimdi? Ağrı kesici veriyoruz, “geçer” diyoruz, konuyu kapatıyoruz.
Gerçeklik kaybı. Acı bize neyin gerçek olduğunu gösterir. Ama acı yoksa, gerçek de kaybolur. Herkes maskeyle dolaşır. Kimse kimseyi gerçekten görmez veya göremez.
Değişim kaybı. Han diyor ki: “Acı olmaksızın devrim, yeniye yolculuk ve tarih olamaz.” Acı bizi dönüştürür. Ama acıdan kaçarsak, aynı yerde kalırız. Sürekli.
Toplum olarak da, birey olarak da. Dönüşmüyoruz, değişmiyoruz, sadece tekrar ediyoruz.
Peki Ne Yapacağız?
Ben yazarken kendime birkaç şey sordum:
Birinci soru: Acıma yer açabiliyor muyum?
Birine kötüyüm en son ne zaman diyebildim? Ya da kendime bile bugün zor bir gün diyebildiğim son ne zaman? Yoksa hep iyi mi görünmeye çalışıyorum?
İkinci soru: Başkasının acısına alan açabiliyor muyum?
Biri dertliyken, hemen çözüm mü sunuyorum? “Pozitif düşün, geçer” mi diyorum? Yoksa sadece oturup dinleyebiliyor muyum? Çünkü belki de acı çeken birinin ihtiyacı çözüm değil. Belki sadece “seni görüyorum, acın gerçek” demek yeterli.
Üçüncü soru: Mutlu olma baskısına karşı durabiliyor muyum?
Mutlu olmalıyım diye kendimi zorluyorum sürekli. Kötü hissediyorsam bir sorun var benimle ilgili diye düşünüyorum. Ama ya kötü hissetmek de normal bir şeyse? Ya her zaman mutlu olmak zorunda değilsem?
Dördüncü soru: Acının bana ne söylediğini duyabiliyor muyum?
Acı, bir anlatının başlangıcı olabilir Han’a göre. Benjamin’in dediği gibi, acı o barajı yıkarsa, anlatı başlar ve “her şeyi mutlu bir unutmanın denizine taşır.”
Ama bunun için önce acıyı dinlemek gerekiyor. “Ne söylemeye çalışıyorsun?” diye sormak. Ağrı kesiciyle susturursan, hiçbir zaman öğrenemezsin. Han Acının Etiği bölümünde diyor ki: Ötekine duyarlılık, kendini acı çekene dek maruz bırakmayı gerektirir. Bu güçlü bir cümle.
Yani gerçekten birini görmek, onun acısına açık olmak, senin de acı çekmeni gerektirir. Empati acısız değildir. Empati, başkasının acısını hissetmektir. Ve hissetmek acıtır.
Performans toplumunda acıya yer yok. Hep güçlü, hep pozitif, hep üstesinden gelmiş olmalıyız. Yaralanabilir olmak zayıflık sayılıyor. Ama Han diyor ki: “Acıyan yara, ötekine açılan ilkel kapıdır.” Yani kırılganlık, zayıflık değil. Kırılganlık, bağlanabilme yetisidir. Sevebilme yetisidir. Yaralanabilir olmayan biri, sevilemez de. Çünkü bir zırh giymiştir. Dokunamazsın.
Son zamanlarda bunu kendimde gördüm. Zayıf görünmemek için ne kadar çok şey saklıyordum. “İyiyim, her şey yolunda” diyordum. Ama o maskeyle kimse bana gerçekten dokunamıyordu.
Sonra bir gün risk aldım. Bir arkadaşıma “aslında iyi değilim” dedim. Maskeyi düşürdüm. Ve bir şey oldu. O da açıldı. Kendi acısını anlattı. İkimiz de oradaydık, gerçekten. Filtre yok, maske yok. O an, yüzlerce “nasılsın-iyiyim” döngüsünden daha gerçekti.
Belki Biraz Daha Az “İyi” Olalım
Bu yazıyı yazarken bir şey fark ettim. Palyatif toplum, rahat bir toplum. Herkes kibar, herkes pozitif, kimse kimsenin canını yakmıyor. Kulağa güzel geliyor.
Ama Han diyor ki: Bu toplum cansız bir toplum. Çünkü tartışma yok, çatışma yok, gerçek bir karşılaşma yok. Herkes birbirine “iyi” diyor ama kimse kimseyi gerçekten görmüyor.
Ve belki de asıl sorun bu. Biz acıyı kaldırdık diye sanıyoruz. Ama sadece görmüyoruz. Paltonun altında her şey olduğu gibi sadece artık kimse bakamıyor. Belki biraz daha az iyi olmalıyız. Belki birine “nasılsın?” diye sorduğumuzda, gerçekten sormalıyız. Ve cevabı iyiyim olduğunda, belki bir adım daha atmalıyız: Gerçekten mi?
Belki kendimize karşı da. “İyiyim” dediğimizde, durup sormalıyız: “Gerçekten mi? Yoksa sadece öyle görünmeye mi çalışıyorum?” Çünkü Han’ın dediği gibi: “Acı olmaksızın ne sevmiş ne de yaşamışızdır.”
Acıdan kaçmak, yaşamaktan kaçmaktır. Risk almaktan kaçmak, sevmekten kaçmaktır. Kırılganlık göstermemek, bağlanamamaktır. Palyatif toplumda sessizlik yok. Hep gürültü var. Bildirimler, haberler, müzikler, ekranlar. Sürekli dikkatimiz dağıtılıyor. Belki de tam da bu yüzden. Sessizlikte o kalıntıyı duyabiliriz. Acının sesini. Gerçek sesimizi. Ve bu korkutucu. Çünkü o ses belki “böyle devam edemezsin” diyecek. Belki “bu hayat senin değil” diyecek. Belki değişmeni isteyecek. Ağrı kesici o sesi susturuyor. Gürültü o sesi boğuyor. Ama sesi susturursak, kendimizi de susturmuş oluyoruz.
Belki bugün, bir dakikalığına, paltoyu çıkarabiliriz.
Belki birine “aslında iyi değilim” diyebiliriz.
Belki kendimize “bugün zor bir gün ve bu normal” diyebiliriz.
Belki bir ağrı kesici yerine, bir anlatı başlatabiliriz.
Çünkü Han’ın dediği gibi: Acıyı anlatıya dönüştürebilirsek, “anlatım başlatan acıdır” ve o anlatı “insanın teknesini yüzdürebileceği, onu denize taşıyacak suyu tükenmez bir nehir” olabilir. Anlatı başlasın diye, önce acıya izin vermek gerekiyor. Sessizliğe izin vermek gerekiyor.
Gerçek olmaya izin vermek gerekiyor. Belki biraz daha az “iyi” olalım. Biraz daha gerçek. Çünkü acının olmadığı yerde, hayat da yok.
Kendi acını anlatıya dönüştürebilmen umuduyla.
Emre

