Sahip Olmak ya da Olmak: Koparılan Çiçek
Bir gün fark ettim ki, biri bana “Kimsin?” diye sorduğunda, verdiğim cevapların tamamı neye sahibimin cevapları.
Mesleğim. Ünvanım. Bildiklerim. Yaptıklarım.
Sanki bunları çıkarsan, geriye bir şey kalmayacakmış gibi.
Ve asıl korkutan şey: kalmayacağını düşünmemdi. Çünkü ben de öyle öğrenmiştim, kendimi sahip olduklarımla tanımlamayı. Başkalarına kendimi anlatırken ilk söylediğim şeyler hep buydu. Sahip olduğum iş, sahip olduğum bilgi, sahip olduğum deneyim. Hatta sahip olduğum ilişkiler, sahip olduğum fikirler.
Ama olmak? Olmak neredeydi?
Erich Fromm’un “Sahip Olmak ya da Olmak” kitabını okumaya başladım. Ve ilk sayfalarda bir cümleyle karşılaştım:
”Eğer ben sahip olduklarımdan ibaretsem ve sahip olduklarımı yitirirsem o zaman ben kimim? Yenilmiş, çökmüş, zavallı bir tanık, yanlış bir yaşam biçiminin tanığı.”
Yanlış bir yaşam biçiminin tanığı. Bu cümle günlerce peşimi bırakmadı.
Büyük Vaat
Fromm kitaba bir vaatle başlıyor. Sanayi devriminden bu yana insanlığa verilmiş sessiz bir söz: Sınırsız ilerleme. Doğaya hükmetme. Maddi bolluk. Herkes için mutluluk. Sınırsız özgürlük.
Büyük bir vaatti bu. Nesiller boyunca insanlar buna inandı. Daha fazla üret, daha fazla kazan, daha fazla sahip ol ve mutlu olacaksın. Bütün bir uygarlık bu vaat üzerine kuruldu.
Fromm soruyor: Peki mutlu olduk mu?
”Mutsuz insanlardan oluşan bir toplumuz: yalnız, kaygılı, depresif, yıkıcı, bağımlı, kurtarmaya çalıştığımız zamanı öldürdüğümüzde sevinen insanlar.”
Durdum. Bu cümleyi birkaç kez okudum.
“Kurtarmaya çalıştığımız zamanı öldürdüğümüzde sevinen insanlar.”
Zaman kazanmak için çılgınca çabalıyoruz. Verimlilik uygulamaları, hızlı yemek, hızlı iletişim, her şey daha hızlı. Sonra kazandığımız zamanla ne yapıyoruz? Öldürüyoruz. Sonsuz kaydırma. Anlamsız içerik. Bir dakika daha döngüsü.
Dikkatimiz çalınıyor, evet. Ama Fromm daha derine iniyor: Dikkatimiz çalınmadan önce, bir şey zaten çalınmıştı.
Yaşam biçimimiz.
Sahip olma odaklı bir yaşam, daha baştan kaybetmeye mahkum. Çünkü sahip olmanın sonu yok. “Daha fazla”nın sonu yok. Koşu bandında koşuyorsun ne kadar hızlı koşarsan koş, yerinde sayıyorsun.
Ama durmaktan korkuyorsun. Çünkü durursan düşeceğini sanıyorsun.
İki Kip
Fromm’un tezi özünde basit. Ama basitliği aldatıcı anlamak kolay, görmek zor.
İki temel varoluş biçimi var: Sahip olmak ve olmak.
Sahip olmak kipinde dünyayla ilişkin edinme üzerinden kurulur. Her şey bir nesne. Sahiplenilecek, biriktirilecek, korunacak bir şey. Bilgi bile. Deneyim bile. İnsan bile.
Ben = sahip olduklarım.
Olmak kipinde dünyayla ilişkin deneyim üzerinden kurulur. Canlı olmak, var olmak, bağ kurmak. Bir şeylere sahip olmak değil bir şeyleri yaşamak.
Ben = yaşadıklarım, sevdiklerim, olduğum şey.
İlk başta dedim ki: “Tamam, materyalizm kötü. Biliyoruz.”
Ama Fromm’un söylediği bu değil. Sahip olmak sadece eşya biriktirmek değil. Çok daha sinsi. Çok daha derinde. Bir düşünce biçimi. Dille, öğrenmeyle, sevmeyle, hatırlamayla hatta inanmakla ilgili.
Ve fark ettim ki “sahip olmak” kipi hayatımın her köşesine sinmiş. Eşyalarıma değil belki ama fikirlerime, bilgime, ilişkilerime, kimliğime.
Her şeye “sahip” olmaya çalışıyorum. Her şeyi tutmaya, biriktirmeye, kaybetmemeye.
Sıkı sıkı. Bırakmadan. Nefes aldırmadan.
Öğrenmek, Sahip Olmak Gibi
Fromm’un en çarpıcı gözlemlerinden biri öğrenmeyle ilgili.
Sahip olmak kipinde öğrenci: Dersi dinler, not alır, ezberler, sınavda tekrarlar. Bilgi bir “şey”dir edinilecek, saklanacak, gerektiğinde gösterilecek.
“Bilgim var” der.
Ama o bilgi onu değiştirmemiştir. Bir çekmecede duran bir eşya gibi. Var, ama cansız.
Olmak kipinde öğrenci: Konuyu önceden düşünmüş, soruları hazır, dinlerken bir şeyler tetikleniyor, dersten farklı bir insan olarak çıkıyor. Bilgi onu dönüştürüyor.
“Anlıyorum” der. Ya da daha doğrusu: “Anlamaya başlıyorum.”
Kendimi düşündüm. Kaç kitap okudum “sahip olmak” için? Bitirdim, rafa koydum, “bunu da okudum” dedim. Bir rozet gibi. Bir başarı gibi. Kitap sayısı arttıkça kendimi daha “bilgili” hissettim. Ama bilgi bende bir yığın gibi duruyordu canlı değil, kullanılmayan, sessiz.
Ama kaç tanesi beni gerçekten değiştirdi? Kaç tanesi bir alışkanlığımı sorgulatıp, bir düşüncemi yıkıp, yerine yenisini koydu?
Bir keresinde Byung-Chul Han okumuştum, “Yorgunluk Toplumu.” O kitap beni değiştirdi çünkü onu sahip olmak için değil, anlamak için okumuştum. Onunla tartıştım, ona kızdım, onun cümlelerini kendi hayatıma çarptım. Ve o çarpışmada bir şeyler kırıldı.
Fark bu.
Sahip olmak için okumak: Kitabı bitirirsin, rafa koyarsın, listeye eklersin. Bir av gibi. Bir ganimet gibi.
Olmak için okumak: Kitap seni bitirir. Eskisi gibi devam edemezsin. Hayatına tesir eder.
Sevmek, Sahip Olmak Gibi
Ve en acı olanı.
”Sevgi sahiplenilebilir mi?” diye soruyor Fromm. ”Sevgi bir şey olsaydı, bir madde, sahip olunabilecek bir nesne o zaman evet. Ama sevgi bir şey değil. Bir süreç. Bir eylem.”
Bu cümleyi okurken durdum.
Sahip olmak kipinde aşk: Sahiplenmek. Kontrol etmek. Kısıtlamak. Seni seviyorum derken aslında sana sahibim demek. Benim sevgilim. Benim eşim. Benim.
Kıskançlık nedir? Sahip olma korkusunun aşka yansıması. “Onu kaybedersem” korkusu. Ama sevilen insan kaybedilecek bir nesne mi? Bir mülk mü?
Olmak kipinde aşk bambaşka bir şey. Sevmek bir eylem. Özen göstermek, saygı duymak, tanımak. Ötekinin özgürlüğüne alan açmak. Kontrol etmeden sevmek. Sahiplenmeden bağlanmak.
Han’ın “şeffaflık aşkı öldürüyor” dediği aklıma geldi. Ötekindeki sırrın, mesafenin, ulaşılmazlığın aşkı beslemesinden bahsediyordu. Fromm aynı şeyi tamamlıyor: Sahip olma kipi aşkı öldürüyor. Çünkü sevdiğin insana “sahip olmaya” çalıştığında, onu bir nesneye dönüştürüyorsun.
Ve nesneyi sevemezsin. Sadece kullanabilirsin.
Acısız bir aşk nasıl yaşanmamış bir aşksa, sahiplenilen bir aşk da yaşanmamış bir aşk. Çünkü sahiplenmek, ölü bir tutmak. Sevmek, canlı bir bırakmak.
Avucunda tuttuğun su, parmaklarının arasından akar. Ama açık avuçla durduğunda, yağmur düşer.
Fikirlerime “Sahip” miyim?
Fromm konuşmayı da çözüyor.
Sahip olmak kipinde fikirlerine sahipsin. Onları savunursun tıpkı mülkünü savunur gibi. Birisi senin fikrine karşı çıktığında, sana saldırılmış gibi hissedersin.
Çünkü fikrin = sen.
Bunu o kadar iyi tanıyorum ki. Kaç tartışmada fikirlerimi mülk gibi savundum? Birisi eleştirdiğinde, sanki bana saldırılmış gibi hissettim. Karnıma yumruk yemiş gibi. “Yanlış olabilir misin?” sorusu bile tehdit gibi geliyordu çünkü yanlış olmak, sahip olduğum bir şeyi kaybetmek demekti.
Olmak kipinde konuşma başka bir şey. Gerçek diyalog. Karşındakini dinlersin, onun sözleri seni değiştirebilir. Bir konuşmadan farklı bir insan olarak çıkabilirsin. Fikirlerini “bırakabilirsin” çünkü onlar senin mülkün değil.
Don Miguel Ruiz “hiçbir şeyi kişisel algılama” demişti. Şimdi Fromm’la birlikte bakınca o sözün derinliğini yeni görüyorum: Kişisel algılıyoruz çünkü fikirlerimize, inançlarımıza, kimliğimize sahip olduğumuzu sanıyoruz. Sahip olduğumuz şeye yapılan her saldırı, bize yapılmış gibi hissettiriyor.
Bırakabilsek? Bir fikri bırakmak, onu kaybetmek değil. Daha iyisine yer açmak. Ama sahip olma kipinde bırakmak, yok olmak demek. “Fikirlerim yoksa ben kimim?”
Belki de fikirlerinden daha fazlasısın. Belki de hiç kimse fikirleriyle özdeş değildir. Belki de sen, fikirlerinin arasından geçen rüzgarsın rüzgar hiçbir ağaca ait değildir ama hepsini sallar.
Tennyson Çiçeği Kopardı, Basho Sadece Baktı
Fromm kitapta bir sahne anlatıyor. İki şair, bir çiçeğe bakıyor. Ama bakışları tamamen farklı.
Alfred Tennyson. İngiliz şair. Bir duvar çatlağında büyüyen bir çiçek görüyor. Ne yapıyor?
Koparıyor. Köküyle birlikte. Eline alıyor, inceliyor, anlamaya çalışıyor.
Çiçeği anlamak için öldürdü.
Matsuo Basho. Japon şair. Bir çitin kenarında küçük bir çiçek görüyor. Ne yapıyor?
Hiçbir şey. Sadece bakıyor. Dikkatle.
”Dikkatle baktığımda / Nazuna çiçeği görüyorum / Çitin dibinde!”
Dokunmadı. Koparmadı. Sahiplenmedi. Sadece gördü.
İkisi de çiçeğe baktı. Ama sadece biri, çiçeğin yaşamasına izin verdi.
Biz Tennyson toplumuyuz. Her şeyi koparıyoruz. Bir manzarayı fotoğraflıyoruz, sahip oluyoruz. Bir insanı “çözüyoruz” sahip oluyoruz. Bir deneyimi listeliyoruz, etiketliyoruz, arşivliyoruz sahip oluyoruz. Bir duyguyu adlandırıyoruz, kategorize ediyoruz, kontrol altına alıyoruz sahip oluyoruz.
Ama koparılan çiçek ölür. Adlandırılan duygu solar. Sahiplenilen an kaçar.
Simone Weil şöyle diyor: “Dikkat, cömertliğin en nadir ve en saf biçimidir.” Basho’nun yaptığı tam da buydu. Dikkat. Sahiplenmeden, kontrol etmeden, koparmadan sadece orada olmak. Çiçeğe bakmak değil, çiçekle birlikte var olmak.
Belki de en derin anlayış, sahiplenmekten değil sessizce bakmaktan gelir.
Tüketmek: Yutmak
Fromm 1976’da yazıyor bu kitabı. Ama sanki bugünü anlatıyor.
”Tüketim tutumunun özü şudur: Tüm dünyayı yutmak.”
Yutmak. Ağzını açıp her şeyi içine çekmek. Pasif, doyumsuz, bitmeyen bir açlık.
Fromm tüketiciyi bir bebeğe benzetiyor: “Biberonunu isteyen, sürekli ağlayan bir bebek.” Her zaman daha fazlasını isteyen. Hiçbir zaman doymayan.
Tanıdık geliyor mu?
Yeni telefonu aldın bir hafta sonra sıradan. Yeni kıyafeti giydin üçüncü kullanımda görünmez. Yeni bir yere gittin fotoğrafı çektin, paylaştın, bir sonrakini planlıyorsun bile. Her deneyim, tüketildiği an eskir. Her haz, doruk noktasında çürümeye başlar.
Her şey tüketilebilir hale geldi. Yerler. Deneyimler. İnsanlar. Fikirler. Duygular. Hepsi tüketim nesnesi. Hepsi yutulacak bir lokma.
Ve sonra Fromm bir cümle söylüyor. Okuduğumda elimden bırakamadım:
”Haz ve heyecan, doruk noktasına ulaştıktan sonra hüzne yol açar. Çünkü heyecan yaşanmıştır, ama kap büyümemiştir.”
Kap büyümemiştir!
Bu metaforu düşündüm. Uzun uzun. Gece yatakta, tavana bakarak.
Sahip olmak kipinde deneyimler senden geçer ama seni büyütmez. Tüketirsin, ama kap aynı kalır. Hep aynı boşluk, hep aynı açlık, hep aynı “bir tane daha.” Daha büyük ekran. Daha uzak tatil. Daha yeni model. Ama içerideki boşluk hiç değişmiyor. Su döküyorsun, döküyorsun kap delik.
Olmak kipinde deneyimler seni dönüştürür. Kap büyür, derinleşir, genişler. Aynı şeye ihtiyacın kalmaz çünkü sen artık aynı insan değilsindir.
Nietzsche’nin üç dönüşümünü düşünüyorum bazen deve, aslan, çocuk. Çocuk aşamasındaki “kutsal evet.” O çocuk sahip olmaz deneyimler. Biriktirmez yaratır. Korumaz oynar. Kabı doldurmaz kabı büyütür.
Fromm’un “olmak” kipi, Nietzsche’nin çocuğuyla aynı yere bakıyor.
Korku Makinesi
Sahip olmak kipinin en karanlık yanı korku.
Düşün: Eğer ben = sahip olduklarımsa, o zaman kaybetmek = yok olmak demek.
Para kaybedebilirsin. Statü düşebilir. Sağlık bozulabilir. Sevilen insan gidebilir. Güzellik solar. Gençlik biter.
Ve eğer kimliğin bunlara bağlıysa hepsini kaybettiğinde geriye ne kalır?
Hiç.
Bu yüzden sahip olmak kipi sürekli korku üretiyor. Sessiz, kronik, hiç dinmeyen bir korku. Kaybetme korkusu. Ve bu korku, daha fazla sahip olma dürtüsünü besliyor. Daha fazla para, daha fazla güvence, daha fazla kontrol. Tutundukça sıkıyorsun. Sıktıkça korkuyorsun. Korktukça daha sıkı tutuyorsun.
Daha fazla yap çünkü daha fazla sahip ol. Daha fazla sahip ol çünkü sahip olmadığında hiçsin.
Kısır döngü. Korku besliyor, sahip olmak besliyor, korku yeniden besliyor.
Ama Fromm bir şey söylüyor:
”Olmak kipinde güvenlik, kişinin kendisine dayanır inancına, bilgisine, sevme ve yaratma kapasitesine. Kimse bunu elinden alamaz.”
Kimse bunu elinden alamaz. Çünkü sahip olduğun bir şey değil. Olduğun bir şey.
Tolstoy’un “İvan İlyiç’in Ölümü”nü okuduğumda İvan İlyiç ölüm döşeğinde sorar: “Acaba doğru yaşanmış bir hayat mıydı bu?” Bütün hayatını sahip olmak kipinde geçirmiş ev, kariyer, statü, toplumsal kabul. Ve ölüm anında, o son sessizlikte fark etmiş: Hiçbiri kendisi değilmiş. Hepsi onun üstündeki palto, altındaki yorganmış.
Sahip olduğu her şey elinden alınırken, geriye hiçbir şey kalmamış.
Çünkü hiçbir zaman “olmamıştı.”
Dilin İçindeki Tuzak
Fromm’un en ilginç gözlemlerinden biri dille ilgili.
Batı dillerinde bir kayma olmuş: Deneyimler sahip olmak fiiliyle ifade edilmeye başlamış.
“Sorunum var.” Sanki sorun bir nesne. Cebinde taşıdığın bir eşya.
“Uykusuzluğum var.” Sanki uykusuzluk bir mülk.
“Mutlu bir evliliğim var.” Sanki evlilik bir eşya.
Hep sahip olmak. Hep edinmek. Hep tutmak. Dil bile sahip olma kipinde konuşuyor.
Ama sıkıntıdayım dense? Uyuyamıyorum dense? Mutlu bir evliliğin içindeyim dense?
Küçük bir fark gibi görünüyor. Ama bakış açısını değiştiriyor. Birinde sahipsin nesne dışarıda, sen burada, aranızda bir mesafe. Diğerinde bir haldesin deneyimin içindesin, onun bir parçasısın. Ayrılık yok.
Ve burada ilginç bir şey var.
Türkçe aslında olmak kipine daha yakın bir dil. Bende bir sorun var diyoruz sahip olmak yerine var olmak. “Bende diyoruz benim değil. Sanki sorun bende misafir, benim mülküm değil. Gelir, gider. Ben kalırım.
Belki Türkçenin yapısında unutulmuş bir bilgelik gizli.
Ama ne kadar farkındayız bunun? Dil yapımız “olmak” kipine yakın olsa da, yaşam biçimimiz çoktan “sahip olma” kipine geçmiş durumda. Dilimiz hatırlıyor, biz unuttuk.
Bırakmanın Erdemi
Fromm’un en çok ilham aldığı düşünürlerden biri Meister Eckhart on üçüncü yüzyıl Alman teolog, filozof ve mistik.
Eckhart’ın merkezi kavramı: Gelassenheit. Bırakmak. Salmak. Boşaltmak.
”Kendini boşalt ki doldurulabilesin.”
Paradoks gibi görünüyor. Ama düşününce anlaşılıyor.
Ellerim dolu olduğunda yeni bir şey tutamam. Zihnim fikirlerle tıka basa dolu olduğunda yeni bir düşünce giremez. Kalbim sahiplenmelerle doluyken gerçek bir bağ kuramam.
Bırakmak, kaybetmek değil alan açmak. Boşluk, eksiklik değil davet.
Han’ın “boşluk korkusu” dediği şeyi hatırlıyorum. Horror vacui. Her boşluğu doldurma çılgınlığı. Her sessizliği gürültüyle, her durağanlığı hareketle, her yalnızlığı bir bildirimle doldurma dürtüsü. Oysa mutluluk tam da o boşluktan doğuyor.
Fromm da aynı yere geliyor: Sahip olma kipinden çıkmanın yolu, bırakmak.
Ama bırakmak korkunç geliyor. Çünkü sahip olduklarımızla kendimizi özdeşleştirmişiz. Bırakmak = yok olmak gibi hissettiriyor. Çıplak kalmak. Savunmasız kalmak.
Tam tersi.
Bırakmak = var olmaya başlamak.
Eckhart diyor ki: “Hiçbir şeye sahip olmadığında, her şeye açık olursun.”
Buda aynı şeyi söylüyor: Acının kaynağı arzu. Sahip olma arzusu. Bırak.
Marx aynı şeyi söylüyor: Özel mülkiyet insanı yabancılaştırır. Sahip oldukça, kendinden uzaklaşırsın.
Bu kadar farklı gelenek, farklı çağ, farklı coğrafya ve aynı şeyi söylüyorlar. Fromm bunun tesadüf olmadığını düşünüyor. Ben de.
Hepsinin işaret ettiği bir hakikat var: Sahip olmak, insanı özünden uzaklaştırır. Bırakmak, insanı özüne döndürür.
Sosyal Karakter
Ama o zaman neden bırakamıyoruz?
Fromm bir kavram kullanıyor: “Sosyal karakter.”
Toplum, bireyleri öyle biçimlendirir ki sistem neyi gerektiriyorsa, bireyler onu arzular. Farkında bile olmadan.
Yani sahip olmayı biz “seçmiyoruz.” Toplum bize bunu arzulatıyor.
Reklam endüstrisi. Eğitim sistemi. Ekonomik yapı. Medya. Hepsi aynı mesajı veriyor: Sahip ol. Biriktir. Tüket. Göster.
”Reklam, akla değil duyguya hitap eder” diyor Fromm. ”Her türlü hipnotik telkin gibi, nesnelerini duygusal olarak etkiler ve sonra entelektüel olarak boyun eğdirir.”
Hipnotik telkin. 1976’da söylüyor bunu. Sosyal medya yok, algoritma yok, influencer yok. Ama teşhis aynı.
Sosyal medyayı açıyorum. Herkes bir şeyler sergiliyor. “Bali’deyim.” “Yeni arabam.” “Terfim geldi.” Hep “sahiplik” cümleleri. Ama arkasında bir çığlık duyuyorum: “Ben buradayım. Ben varım. Beni görün.”
Han’ın “her özne kendi reklamının nesnesidir” dediği bu. Kendimizi pazarlıyoruz. Kişisel marka. Sahip olduklarımızı sergiliyoruz ki var olduğumuz bilinsin. Fromm bunu sosyal medyadan kırk yıl önce görmüş.
Ve burada uzun zamandır farklı kitaplarda dolaşırken fark ettiğim şeylerin hepsi birleşiyor:
Performans toplumu: “Yapabilirsin.” Kendini sömür.
Palyatif toplum: “Mutlu ol.” Acıyı bastır.
Dikkat ekonomisi: “Dikkatini ver.” Zamanını sat.
Şeffaflık toplumu: “Göster.” Kendini sergile.
Ve şimdi: “Sahip ol.” Satın al, biriktir, göster, tekrarla.
Hep aynı sistem. Farklı maskeler, aynı yüz.
Ve hepsinin altında aynı formül: Sen = sahip olduğun şeyler. Daha fazla sahip ol = daha fazla var ol.
Ama bu formül yanlış. Hep yanlıştı.
Peki Olmak Ne Demek?
Fromm “olmak” kipini anlatırken bir şey söylüyor:
”Olmak kipinde güvenlik, kişinin var olma, ilgi duyma, sevme, dayanışma kapasitesine dayanır.”
Var olma. İlgi duyma. Sevme. Dayanışma.
Bunların hiçbiri sahip olunabilecek şeyler değil. Hepsi eylem. Hepsi süreç. Hepsi canlı.
Sevgi bir eylem her gün yeniden başlayan. Dikkat bir eylem her an yeniden verilen. Yaratıcılık bir eylem her seferinde yeniden doğan.
Sahip olamazsın bunlara. Rafa koyamazsın. Çekmeceye kilitleyemezsin. Sadece yapabilirsin. Sadece olabilirsin.
Ve belki de asıl özgürlük tam burada gizli. Sahip olduğun her şey elinden alınabilir. Ama olduğun şey sevme kapasiten, anlama kapasiten, yaratma kapasiten hiçbir güç onu senden alamaz.
Fromm diyor ki: ”Olmak kipinde kaybetme korkusu yoktur. Çünkü kaybedilecek bir şey yoktur.”
Bu cümle beni rahatlatmadı. Önce korkuttu. Çünkü “kaybedilecek bir şey yok” demek, tutunacak bir şey de yok demek. Boşlukta süzülmek gibi. Yerçekimsiz kalmak gibi.
Ama sonra anladım: O boşluk, aslında bir genişlik. Bir açıklık. Her şeye açık olma hali. Tutunacak bir şey kalmadığında, ellerini açarsın. Ve açık ellere yağmur düşer.
Geçen gün yine birisi sordu: “Sen ne yapıyorsun?”
Yine cevap verdim. Ama bu sefer farklıydı. Bir şey söylerken durdum ve düşündüm: Bu benim mi, yoksa bende olan bir şey mi? Ben mi konuşuyorum, yoksa sahip olduğum roller mi?
Hâlâ sahip olmak kipindeyim çoğu zaman. Fikirlerime tutunuyorum. Planlarıma sarılıyorum. Bilgimi koruyorum. Kimliğimi savunuyorum. Bir şeyleri bırakmak hâlâ korkutuyor.
Ama artık en azından fark ediyorum. O an, o kısa an ”bu benim mi?” bir çatlak.
Ve bir çatlak yeter.
Fromm diyor ki: ”İnsanlar bir vizyonu görebildiklerinde ve o vizyona adım adım ulaşmanın somut yollarını fark edebildiklerinde, korku yerine cesaret ve heyecan hissetmeye başlarlar.”
Kolay değil. Sistem tam tersini istiyor. Sahip ol, biriktir, tüket, göster, koru, kork, daha fazla sahip ol. Her köşe başında bir vitrin, her ekranda bir vaat, her bildirimde bir çağrı.
Ama belki küçük bir şeyle başlayabiliriz.
Belki bir fikri bırakmakla. Haklı olmaya çalışmamakla. “Bilmiyorum” diyebilmekle.
Belki bir deneyimi fotoğraflamak yerine yaşamakla. Anı kaydetmek yerine anın içinde kalmakla.
Belki bir insanı sahiplenmek yerine sevmekle. “Benim” demek yerine “buradasın” demekle.
Belki bir sessizliğe dayanmakla. Boşluğu doldurmamakla. Hiçbir şey yapmadan, sadece var olarak.
Tennyson çiçeği kopardı. Basho sadece baktı.
İkisi de çiçeği gördü. Ama sadece biri, çiçeğin yaşamasına izin verdi.
Ve belki de sadece o, çiçeği gerçekten anladı.
Çünkü anlamak bazen sahiplenmek değildir. Bazen sadece bakarsın. Sessizce. Dikkatle. Hiçbir şey istemeden. Ve o bakışta o koparmayan, sahiplenmeyen, kontrol etmeyen bakışta bir şey açılır. Çiçekte değil. Sende.
Belki biz de öyle yapabiliriz. Sahiplenmeden bakabiliriz. Kontrol etmeden sevebiliriz. Biriktirmeden yaşayabiliriz.
Belki “neye sahipsin?” sorusunu bırakıp “ne oluyorsun?” diye sorabiliriz.
Sıkı tutulan elde çiçek solar; açılan avuca yağmur düşer. Nehir akmayı bırakırsa göl olur durgun, kapalı, cansız. Nefes verilmeden alınamaz. Ağaç yapraklarını bırakmadan baharı karşılayamaz.
Sahip olmak tutmaktır. Tutmak dondurmaktır. Dondurmak öldürmektir.
Oysa yaşamak akmaktır. Bırakarak. Geçerek. Olarak.
Biz şimdi her şeyi kontrol etmeye çalışan bir toplumuz. Zamanı kontrol ettik, anı, insanları, bilgiyi. Ve şimdi, kollarımız doluyken, ellerimiz sıkılıyken hiçbir şeyi hissedemiyoruz.
Sahiplenmekten vazgeçmeden sevgi başlamaz. Biriktirmeyi bırakmadan bilgelik gelmez. Kontrol etmeyi bırakmadan özgürlük doğmaz.
Daha fazlasına sahip olursam mutlu olurum, diye düşündük. Daha büyük ev, daha iyi iş, daha dolu takvim. Ama mutluluk dolmakla gelmiyor. Kap aynı kaldığı sürece ne doldursan dökülüyor. Mutluluk, dolma meselesi değil büyüme meselesi. Ve kabı büyüten şey sahip olmak değil, olmak.
Sahip olduklarımızla tanımladık kendimizi. İşimiz, ünvanımız, bildiklerimiz, ilişkilerimiz. Sanki bunları çıkarsan geriye hiçbir şey kalmayacakmış gibi. Ama belki tam tersi: bunları çıkardığında geriye kalan şey, ilk kez gerçekten sen oluyorsun.
Bütün bir hayatı “kaybetmemek” için geçiriyoruz. Ve kaybetmemek için o kadar çok şeye sarılıyoruz ki sonunda kaybettiğimizi bile fark etmiyoruz.
Hayatımızı hep bir sonraki şeye bağladık. Bu olsun mutlu oluruz, şu olsun rahatlarız, buna kavuşalım o zaman yeter. Ve oldu. Hepsi oldu. Yine de bir türlü gelmiyor: o his, o doluluk, o “işte bu” anı. Kendimizi suçladık; yanlış şeyleri istedik diye, yanlış insanları sevdik diye. Ama sorun istediğimiz şeylerde değildi hiç. Sorun şuydu: sahip olduğumuzda da olmaya devam etmedik. Hep bir sonraki sahipliğe erteleledik hayatı. Hep bir sonraki şeyin beklentisiyle donduk. Sahip olmak, olmak değil. Sahip olmak, ertelemek. Ve ertelenen hayat, yaşanmayan hayattır...
Tennyson’ın çiçeği soldu. Basho’nunki hâlâ orada.
Peki sen hangisisin?
Sahip olduklarını bırakıp kendine dönmen umuduyla,
Emre
