Zamansız Zaman: Hatıraya Dönüşemeyen Hayat
Zamanın hızlı geçtiğini söyleyip duruyoruz ama belki de yanlış şeye bakıyoruz.
Belki hızlanan zaman değil; içimizden iz bırakmadan geçen günlerin sayısı.
Çünkü insan bir günün sonunda yalnızca “Ne yaptım?” diye sormaz. Daha derinde, daha sessiz, daha ürkütücü bir soru vardır:
Bugünden bende ne kaldı?
Eğer bu soruya cevap veremiyorsak, sorun yalnızca zamanın hızlı geçmesi değildir. Sorun, geçen zamanın bizde bir hayata dönüşmemesidir.
Bir gün bitiyor. Sonra bir hafta. Sonra bir ay. Sonra bir yıl. Takvim ilerliyor, yaş alıyoruz, işler tamamlanıyor, mesajlar cevaplanıyor, haberler okunuyor, görüntüler kaydırılıyor. Dışarıdan bakınca hayat devam ediyor. Ama içeride bir şey eksik kalıyor.
Yaşanmış bir günün ağırlığı yok.
Sanki gün olmuş, ama içimize uğramamış.
Sanki zaman geçmiş, ama bizde kalmamış.
Belki de modern insanın en büyük yorgunluğu burada başlıyor: Çok şey yapması değil, yaptığı şeylerin onda bir tortu bırakmaması.
Eskiden bir gün belki daha az şeyden oluşuyordu; sabahın gelişi, yola çıkmak, çalışmak, yemek yemek, biriyle konuşmak, akşamın çökmesi ve uykuya çekilmek… Bunlar sıradan şeylerdi ama zamanın içinde birer işaret gibiydi. Gün onların etrafında şekil alır, insan yaşadığı günü bir bütün olarak hissedebilirdi. Şimdi ise gün, birbirine bağlanamayan yüzlerce küçük temasla kuruluyor. Bir bildirim zihni bölüyor, bir mesaj başka bir yere çağırıyor, bir haber içimizi sıkıştırıyor, bir reklam yeni bir arzu üretiyor, bir hatırlatma geleceği bugüne taşıyor, bir fotoğraf bizi kıyasın içine çekiyor, bir felaket görüntüsüyle sarsılırken hemen ardından komik bir içerikle gülüyoruz. Her şey zihne küçük bir darbe gibi çarpıyor; bir duygu uyandırıyor, bir tepki istiyor, bir yön değiştiriyor. Fakat çoğu birbirine bağlanmıyor. Bir hikayeye dönüşmüyor. Sadece gelip geçiyor. Bu yüzden zaman hızlı akıyor gibi hissediyoruz; çünkü zamanın içinde çok şey oluyor ama bizde çok az şey kalıyor.
Bir sabah düşünelim.
Daha yüzümüzü yıkamadan telefona bakıyoruz. Beş yıl önceki bir fotoğraf çıkıyor karşımıza. Sonra dünyanın bir yerinde yaşanmış bir felaket. Sonra işten gelen bir mesaj. Sonra bir kahve reklamı. Sonra bir arkadaşımızın tatil fotoğrafı. Sonra savaş videosu. Sonra komik bir video. Sonra yarınki toplantı hatırlatması.
Henüz gün başlamadan geçmiş, gelecek, ölüm, arzu, iş, kıyas, korku ve gülme aynı ekranın içine doluyor.
Ve biz bunu normal sanıyoruz.
Bir deprem görüntüsüne bakıyoruz. İçimiz sıkışıyor. Daha o sıkışma kendine bir yer bulamadan bir reklam bize küçük bir mutluluk vaat ediyor. Sonra biri gülümsüyor. Sonra bir savaş görüntüsü. Sonra bir indirim. Sonra bir mesaj. Sonra bir eski anı. Sonra bir gelecek görevi.
Aynı dakika içinde yas, tüketim, kıskançlık, korku, arzu ve gülme birbirine çarpıyor.
Ama hiçbiri tamamlanmıyor.
Üzülüyoruz ama yas tutmuyoruz.
Gülüyoruz ama sevinmiyoruz.
Kızıyoruz ama düşünmüyoruz.
İstiyoruz ama ne istediğimizi bilmiyoruz.
Görüyoruz ama karşılaşmıyoruz.
Ve günün sonunda yorgun oluyoruz.
Ama bu yorgunluk yalnızca bedenin yorgunluğu değil. Bu, tamamlanmamış duyguların yorgunluğu. Yarım bırakılmış tepkilerin, kesilmiş düşüncelerin, içimize yerleşememiş yaşantıların yorgunluğu.
Hartmut Rosa’nın “sosyal hızlanma” dediği şey, yalnızca teknolojinin daha hızlı çalışması ya da iletişimin daha çabuk kurulması değildir. Rosa’ya göre modern toplumun kendisi, ayakta kalabilmek için sürekli hızlanmak zorundadır. Ekonomi büyümek, teknoloji yenilenmek, kurumlar dönüşmek, insanlar kendilerini güncellemek zorundadır. Bu yüzden hız artık dışarıdaki makinelerin özelliği olmaktan çıkar; hayatın temel ritmine, hatta insanın kendini algılama biçimine yerleşir. Modern toplum yalnızca ulaşımı, üretimi ve iletişimi hızlandırmaz; insanın cevap verme, öğrenme, uyum sağlama, değişme, toparlanma ve hatta unutma biçimini de hızlandırır. Böyle bir dünyada insan sürekli geç kalıyormuş gibi yaşar. Fakat tuhaf olan şudur: Nereye geç kaldığını çoğu zaman bilmez. Yalnızca yetişmesi gereken bir şeyler olduğunu hisseder. Bu yüzden modern insanın yorgunluğu sadece çok iş yapmaktan kaynaklanmaz; daha derinde, sürekli hareket etmesi istenen ama bu hareketin onu nereye götürdüğünü bilmeyen bir varlık olmaktan doğar.
Teknoloji bize zaman kazandıracağını vaat etti. Daha hızlı haberleşecek, daha hızlı öğrenecek, daha hızlı ulaşacak, daha hızlı çözecek ve böylece kendimize daha fazla zaman ayırabilecektik. Fakat modern insanın en tuhaf çelişkisi burada ortaya çıktı: Her şey hızlandıkça, insan hiç olmadığı kadar zamansız kaldı.
Mesaj saniyeler içinde gidiyor ama cevap verme baskısı da aynı hızla geliyor. Bilgiye anında ulaşıyoruz ama bilmemiz, takip etmemiz ve güncel kalmamız gereken şeylerin sayısı da artıyor. Ulaşım hızlanıyor ama yetişilecek yerler çoğalıyor. İşler kolaylaşıyor ama yapılacak işler bitmiyor. Teknoloji zamandan tasarruf ettiriyor; fakat tasarruf edilen zaman çoğu zaman insana geri dönmüyor. Yeni içeriklerle, yeni görevlerle, yeni bildirimlerle, yeni hedeflerle yeniden dolduruluyor.
Bir yerden sonra insan şunu fark ediyor: Teknoloji bize boşluk açmadı; boşluğu da doldurdu. Eskiden beklemek vardı, can sıkıntısı vardı, yol vardı, sessizlik vardı, birinin cevap vermesini ya da bir şeyin olmasını beklemek vardı. Bugün ise boşluğun üzerine hemen bir ekran geliyor. Asansörde geçirilen on saniye, kuyrukta beklenen iki dakika, yatmadan önceki sessizlik, sabah uyanır uyanmaz açılan o küçük aralık… Hepsi içerikle dolduruluyor. Böylece boşluk, insanın kendisiyle karşılaşabileceği bir alan olmaktan çıkıp hemen kapatılması gereken bir eksiklik gibi hissediliyor.
Oysa insan bazen boşlukta insandır. Hatta belki en çok boşlukta insandır. Çünkü boşluk, insanın kendisiyle karşılaştığı yerdir. Fakat modern zaman boşluğu sevmez. Boşluk, sistem için henüz kullanılmamış dikkat alanıdır; henüz gösterilmemiş reklam, henüz doldurulmamış ekran, henüz ölçülmemiş veri, henüz optimize edilmemiş andır. Bu yüzden hiçbir şey yapmamak bile artık suç gibi hissettirir.
Dinlenirken dinlenmeyi yönetmek, uyurken uykuyu ölçmek, yürürken adım saymak, okurken alıntı düşünmek, severken ilişkiyi tanımlamak, yaşarken yaşadığımızı kanıtlamaya çalışmak… Bütün bunlar, modern insanın boşluğu bile kendi haline bırakamadığını gösterir. Artık sadece zamanımız değil, zamanın içindeki sessizlik de işgal altındadır.
Byung-Chul Han’ın “zamanın kokusu”ndan söz etmesi bu yüzden önemlidir. Çünkü bir şeyin kokusu olması için onda süre, bekleyiş ve tortu olmalıdır. Bir evin kokusu yılların birikiminden, bir kitabın kokusu sayfaların bekleyişinden, bir dostluğun kokusu tekrar eden buluşmalardan, susmalardan, kırılmalardan ve geri dönüşlerden gelir. Bir acının kokusu yasın zamanında, bir sevincin kokusu ise onun aceleye getirilmemesinde saklıdır. Modern zamanın kokusunu kaybetmesi, hiçbir şeyin yeterince kalamamasından, her şeyin hemen belirip hemen silinmesinden kaynaklanır.
Modern zamanda hiçbir şey yeterince kalmıyor. Her şey beliriyor, dikkat çekiyor, bizi çağırıyor ve hemen yerini başka bir şeye bırakıyor. Bir an daha yaşanmadan kaydediliyor, bir duygu tam hissedilmeden ifade ediliyor, bir düşünce olgunlaşmadan paylaşılıyor, bir deneyim içimize işlemeden görüntüye dönüşüyor. Böylece hayat, yaşanan bir süreklilik olmaktan çok, arka arkaya beliren ve hızla silinen parçaların akışına benziyor.
Byung-Chul Han’ın “bulunma” meselesi burada önem kazanıyor. Bulunmak, yalnızca fiziksel olarak bir yerde olmak değildir; orada gerçekten kalabilmek, bir şeyin yanında yeterince durabilmektir. Bir insanı dinlerken zihnin başka yere gitmemesi, bir acının yanında hemen açıklama üretmeden bekleyebilmek, bir sevinci gösteriye çevirmeden yaşayabilmek, bir kitabı yalnızca bitirmek için değil, onunla değişmek için okumak bulunmanın biçimleridir. Fakat modern insan çoğu zaman bulunmaz; geçer. Bir içerikten diğerine, bir hedeften diğerine, bir arzudan diğerine, bir kaygıdan diğerine, bir ilişkiden diğerine, bir kimlikten diğerine geçer. Sonunda kendi hayatının içinden de aynı hızla geçip gider.
Belki de zamanın hızlı geçmesi bu yüzden korkutucudur. Çünkü hızlı geçen yalnızca zaman değildir; içimizden geçen hayattır. Günler yalnızca takvimde ilerlemez, bizden de bir şeyler alarak geçer. Eğer yaşadığımız şeyler içimizde iz bırakmıyorsa, zamanın geçmesi sadece dışarıdaki bir akış değil, içerideki bir eksilme haline gelir.
Manuel Castells, ağ toplumunu anlatırken modern çağda yalnızca iletişimin değil, zamanın örgütlenme biçiminin de değiştiğini söyler. Ona göre dijital ağlar, olayları eski kronolojik sıraya göre değil, akışın mantığına göre yan yana getirir. Bu yüzden “zamansız zaman”, zamanın yok olması değil; geçmiş, şimdi ve geleceğin ağ içinde eski düzenini kaybederek aynı yüzeyde toplanmasıdır.
Castells’in “zamansız zaman” kavramı bu noktada başka bir kapı açar. İlk bakışta çelişkili görünen bu ifade, zamanın tamamen yok olduğu anlamına gelmez. Saat hâlâ vardır, takvim hâlâ işler, beden hâlâ yaşlanır, gece hâlâ gelir, güneş hala doğar. Fakat değişen şey, zamanın eski düzenleyici gücüdür. Eskiden zaman daha çok çizgisel yaşanırdı: geçmiş, şimdi ve gelecek birbirini takip ederdi. İnsan da kendini bu çizgi üzerinde kurardı; nereden geldiğini hatırlar, nerede olduğunu anlamaya çalışır, nereye gittiğini hayal ederdi. Geçmiş geride, gelecek ileride, şimdi ise bu ikisinin arasında yaşanan yerdi.
Bugün ise geçmiş, şimdi ve gelecek aynı ekran yüzeyinde yan yana duruyor. Beş yıl önceki bir fotoğraf bugüne düşüyor, yarınki toplantı bugünü işgal ediyor, uzak bir savaş odamızın içine giriyor, eski bir mesaj kapanmış bir duyguyu yeniden açıyor. Gelecek bildirim olarak geliyor, geçmiş arşiv olarak geri dönüyor, şimdi ise akış tarafından sürekli parçalanıyor. Böyle bir durumda insanın gerçekten bugünde olup olmadığı belirsizleşiyor. Belki de artık saf bir şimdi içinde değil; geçmişin, geleceğin, piyasanın, ağın ve algoritmanın aynı anda işgal ettiği parçalanmış bir şimdinin içinde yaşıyoruz.
Bir insan gece yatağında yatarken fiziksel olarak odasındadır; fakat zihni aynı anda başka bir ülkenin gündüzüne, eski bir fotoğrafın geçmişine, yarınki toplantının geleceğine ve algoritmanın sunduğu yapay şimdiye bağlanabilir. Beden geceyi yaşarken zihin ağın çoğul zamanlarında dolaşır. Ruh ise bu ikisinin arasında sıkışır. Belki de yorgunluğumuzun bir kısmı buradan gelir: Sadece çok çalışmaktan ya da çok uyaran görmekten değil, aynı anda çok fazla zamana maruz kalmaktan yoruluruz.
Geçmiş bitmez, gelecek beklemez, şimdi sakinleşmez. Hepsi aynı anda gelir ve insan hepsini taşıyamaz. Çünkü insan kendini zaman içinde kurar. “Ben” dediğimiz şey yalnızca şu anki halimiz değildir; hatırladığımız geçmiş, yaşadığımız şimdi ve beklediğimiz gelecek arasında kurduğumuz bağdır. Bu bağ zayıfladığında insan çok şey görür ama az şey yaşar, çok şeye tepki verir ama az şeyi içselleştirir, çok an biriktirir ama bir hayat hikayesi kurmakta zorlanır.
Bu bağ zayıfladığında insan çok şey görür ama az şey yaşar. Çok şeye tepki verir ama az şeyi içselleştirir. Çok an biriktirir ama bu anlardan bir hikaye kuramaz. Bu yüzden parçalanmış zaman, kaçınılmaz olarak parçalanmış insan üretir.
Parçalanmış insan, aynı anda birçok şeye temas eden ama hiçbir şeyde bütünüyle bulunamayan insandır. Gün boyunca acı, arzu, kıskançlık, korku, öfke, kahkaha ve yorgunluk onun içinden geçer; fakat hiçbiri onda kalacak kadar zaman bulamaz. Sabah bir enkaz görüntüsüne bakar, birkaç saniye sonra kahve reklamında küçük bir mutluluk vaadiyle karşılaşır. Öğlen işte gülümser, akşam bir başkasının tatil fotoğrafında kendi hayatını eksik hisseder. Gece savaş haberine öfkelenir, hemen ardından bir şakaya güler. Bütün duygular ona uğrar ama hiçbiri tamamlanamaz.
Bu yüzden parçalanmış insan duygusuz değildir; duyguları yarım bırakılmış insandır. Yas tutamadan güldürülür, sevincini yaşamadan kıyasın içine çekilir, düşünecekken kaydırılır. Günün sonunda yaşadığını sanır; oysa çoğu zaman yalnızca kendisinden geçen şeylerin trafiğini taşımıştır. Onun trajedisi, dünyadan etkilenmemesi değil; dünyanın onda derin bir iz bırakacak kadar kalamamasıdır.
Baudrillard’ın simülasyon düşüncesi bu trajediyi daha karanlık bir yere taşır. Çünkü modern dünyada karşımıza çıkan şey çoğu zaman gerçekliğin kendisi değil, gerçekliğin dolaşıma sokulmuş görüntüsüdür. Deprem, savaş, mutluluk, aşk, tatil, yas; hepsi aynı yüzeyde görünür hale gelir. Görüntü, yaşantının önüne geçer. Paylaşılabilir olan, yaşanabilir olandan daha baskın olur. Bir felakete baktığımızda çoğu zaman felaketin kendisine değil, onun medya biçimine temas ederiz. Bir sevince baktığımızda sevincin kendisine değil, onun düzenlenmiş imgesine maruz kalırız.
Savaş videosu ile kahve reklamı aynı ekran yüzeyinde yan yana durduğunda, ölümle tüketim arasındaki mesafe bir kaydırmaya iner. Acı, arzu, eğlence ve felaket aynı biçime dönüşür: içerik. İşte simülasyonun zamanla ilişkisi burada belirginleşir. Gerçek olayların kendi zamanı vardır; yasın, sevincin, korkunun, beklemenin, iyileşmenin bir süresi vardır. Ama içeriklerin zamanı yoktur. İçerikler akışa aittir. Onların süresi, bizim onları ne kadar hızlı geçtiğimizle ölçülür.
Bu yüzden insan acının yanında kalmaz; acı içeriğine bakar. Sevinci yaşamaz; sevinç imgesine bakar. Dünyaya temas etmez; dünyanın dolaşıma sokulmuş görüntüleri arasında gezinir. Bir noktadan sonra şu soru bulanıklaşır: Ben gerçekten mi yaşıyorum, yoksa yaşanmış gibi duran zaman parçalarının içinden mi geçiyorum?
Erich Fromm’un “sahip olmak” ve “olmak” ayrımı bu noktada zaman meselesinin kalbine yerleşir. Fromm’un temel sorusu basittir ama sarsıcıdır: Eğer ben sahip olduklarımdan ibaretsem, sahip olduklarımı kaybettiğimde ben kimim? Bunu zamana uyguladığımızda soru daha da sertleşir: Eğer ben yaşadıklarımdan değil, kaydettiklerimden ibaretsem ne olur?
Bir günü yaşamak ile o güne ait fotoğraflara, mesajlara, ekran görüntülerine ve izlenimlere sahip olmak aynı şey değildir. Bir insanı takip etmek ile onunla karşılaşmak aynı şey değildir. Bir kitabı okumuş olmak ile o kitapla değişmek aynı şey değildir. Bir yere gitmek ile oradan görüntüler toplamak aynı şey değildir. Modern insan çoğu zaman zamanın içinde olmak yerine, zamana ait kanıtlar toplamaya başlar. Hatıra ruhta değil arşivde, sevinç bedende değil paylaşımda, düşünce içte değil alıntıda, aşk karşılaşmada değil görünürlükte birikir.
Bir şeyi önce yaşayıp sonra gösterdiğimizi sanırız. Oysa bir yerden sonra göstermeye uygun olanı yaşamaya başlarız. Böylece zaman yalnızca hızlanmaz; gösterilebilir, ölçülebilir, kaydedilebilir, optimize edilebilir ve pazarlanabilir hale gelir.
Tam da burada zaman kişisel bir mesele olmaktan çıkar, politik bir meseleye dönüşür. Çünkü zaman yalnızca yaşadığımız bir şey değildir; aynı zamanda düzenlenen, dağıtılan, satın alınan, satılan, hızlandırılan ve çalınan bir şeydir. Kimin zamanı değerlidir, kimin zamanı harcanabilir sayılır? Kim bekletilir, kim sürekli hızlandırılır? Kim her an erişilebilir olmak zorundadır, kim yavaşlama lüksüne sahiptir? Bir patronun zamanı ile bir kuryenin zamanı aynı biçimde mi akar? Birinin “esnek çalışma” dediği şey, bir başkası için her an çağrılabilir olmak değil midir?
Bu yüzden “zamanım yok” cümlesi yalnızca bireysel bir şikayet değildir; bazen çağın en politik cümlesidir. Bir insanın kendi acısına zamanı yoksa nasıl iyileşecek? Kendi çocuğuna zamanı yoksa nasıl bağ kuracak? Kendi düşüncesine zamanı yoksa nasıl özgür olacak? Kendi bedeninin yorgunluğunu duymaya zamanı yoksa nasıl insan kalacak?
Modern zamanın en sinsi tarafı bizi yalnızca hızlandırması değildir; bize bu hızı kendi arzumuz sanmayı öğretmesidir. Telefonu biz açarız, kaydırmayı biz yaparız, cevabı biz veririz, kendimizi biz ölçer, biz geliştirir, biz suçlarız. Ama gerçekten biz mi isteriz? Yoksa bize istememiz gereken şeyler mi öğretilir? Daha üretken olmak, daha görünür olmak, daha hızlı olmak gerçekten bizim arzumuz mudur; yoksa yavaş kalırsak değersizleşeceğimizi düşündüğümüz için mi böyle yaşarız?
Bu sorular rahatsız edicidir. Çünkü modern insanı yalnızca kurban olarak göstermez; onun arzusunun içine de bakar. Ve belki en zor olan budur. Bu düzenin tamamen dışında değiliz. Ben de değilim. Ben de bazen düşünmek için açtığım ekranda kendimi görüntüler arasında kaybolmuş buluyorum. Ben de bazen bir şeyi yaşarken onu nasıl anlatacağımı düşünüyorum. Ben de bazen gerçekten yazmakla yazan insan imgesi arasında gidip geliyorum. Ben de bazen zamanı kaybettiğimi sanıyorum; ama belki de asıl kaybettiğim şey, zamanın içinde kendimle temas kurma yetim oluyor.
Bu yüzden bu yazı dışarıdan yazılmış bir suçlama değil, içeriden yazılmış bir itiraf. Modern dünya bizi çoğu zaman zorla değil, kolaylıkla dönüştürdü. Her şey biraz daha pratik, biraz daha hızlı, biraz daha erişilebilir, biraz daha parlak ve biraz daha bizim içinmiş gibi oldu. Ama bu kolaylıkların içinde dikkatimiz parçalandı, hafızamız dışsallaştı, bekleme gücümüz zayıfladı, sessizlik dayanılmaz hale geldi. Boşluk, insanın kendisiyle karşılaşabileceği bir alan olmaktan çıkıp hemen doldurulması gereken bir eksiklik gibi görünmeye başladı.
Peki bütün bunların dışına çıkmak mümkün mü?
Bu soruya kolay bir cevap vermek istemiyorum. Çünkü mesele yalnızca telefonu kapatmak, bildirimleri susturmak ya da birkaç saatliğine çevrimdışı kalmak değil. Telefon, bu çağın en görünür yüzü; ama asıl mesele daha derinde: hızın ahlaka, görünürlüğün varlığa, verimliliğin değere dönüşmesi. Böyle bir dünyada insan yalnızca zamanı kaybetmez; kendi zamanını neye göre yaşayacağını belirleme gücünü de kaybeder.
Bu yüzden ilk direnç yalnızca içimizdeki sesi ayırt etmek değil, bizi bu hale getiren yolları tersinden yürümeye başlamaktır. Modern insan buraya bir anda gelmedi; boşluklarını yavaş yavaş doldurarak geldi. Beklemeyi kaybederek, sessizliği sıkıntı sanarak, yaşadığı şeyi hemen göstermeye alışarak, dikkatini küçük parçalara bölerek, kendi değerini üretkenlik ve görünürlük üzerinden ölçerek geldi. O halde çıkış da büyük bir kaçışta değil, bu küçük alışkanlıkların tersine çevrilmesinde aranmalı.
Eğer parçalanarak geldiysek, yeniden bağ kurmayı öğrenmeliyiz. Bir günü yalnızca içinden geçtiğimiz saatler toplamı olarak değil, birbirine değen anlamlar bütünü olarak kurmayı. Eğer her şeyi göstererek geldiysek, bazı şeyleri görünmeden yaşamayı yeniden hatırlamalıyız. Çünkü insanın iç dünyası, sürekli sergilendiğinde derinleşmez; bazen saklı kaldığında kök salar. Eğer hızlanarak geldiysek, yavaşlığı bir verimlilik tekniği olarak değil, varoluşun kendi ritmini duyma biçimi olarak düşünmeliyiz. Yavaşlamak, daha sonra daha hızlı koşmak için verilen bir mola değildir; insanın kendi hayatına yetişmeyi bırakıp onun içinde bulunmaya başlamasıdır.
Belki de yapılması gereken şey zamanı geri kazanmak değil, zamanla kurduğumuz ilişkiyi yeniden insanileştirmektir. Her boşluğu doldurmamak. Her duyguyu hemen açıklamamak. Her anı kaydetmemek. Her düşünceyi paylaşılabilir hale getirmemek. Her yorgunluğu aşılması gereken bir engel gibi görmemek. Her eksikliği yeni bir hedefe çevirmemek. Çünkü bizi parçalayan şey yalnızca hız değil; hayatın hiçbir parçasını kendi doğal süresine bırakmamamızdır.
Bu yüzden tersine dönüş, teknolojiden bütünüyle kaçmak değil; teknolojinin bizde kurduğu refleksleri bozmakla başlar. Hemen bakma refleksini, hemen cevap verme refleksini, hemen paylaşma refleksini, hemen kıyaslama refleksini, hemen anlamlandırma refleksini. İnsan bazen bir şeyi hemen yapmayarak da kendini geri alır. Hemen tepki vermediğinde düşünceye, hemen göstermediğinde mahremiyete, hemen tüketmediğinde derinliğe, hemen unutmadığında hafızaya yer açar.
Belki de asıl mesele zamanı geri almak değildir. Çünkü zaman geri alınabilecek bir şey değildir; ne bir eşya gibi kaybolur ne de bir yerlerde bekler. Zaman, ancak yaşandığı anda bize açılır. Sonra geçer. Fakat geçen her şey yok olmaz. Bazı şeyler içimizde kalır, biçim değiştirir, tortuya dönüşür. Bir gün, bir bakış, bir cümle, bir kayıp, bir sevinç, bir suskunluk… Eğer içimizde bir yere yerleşmişse, artık yalnızca geçmiş değildir. Bizim bir parçamız olmuştur.
O halde soru şudur: Neden bazı zamanlar bizde kalır da bazıları hiç yaşanmamış gibi silinir?
Bir şeyin iz bırakması, yalnızca başımıza gelmesine bağlı değildir. Başımıza gelen şeyin içimizde karşılık bulmasına bağlıdır. Olay dışarıda olur; iz içeride oluşur. Yaşantı, içimizde bir yankı bulamadığında yalnızca olup bitmiş bir şeye dönüşür. Hafızaya değil, kayda; deneyime değil, bilgiye; varoluşa değil, geçişe katılır.
Tortu dediğimiz şey de budur. Tortu, zamanın içimizde ağırlaşmış halidir. Bir şey hemen geçip gitmediğinde, içimizde beklediğinde, başka duygularla, başka hatıralarla, başka sorularla karıştığında tortuya dönüşür. İnsan biraz da bu tortudan ibarettir. Yaşadıklarımızın ham halinden değil, içimizde çökelmiş halinden. Çünkü hiçbir şey bizi olduğu anda bütünüyle değiştirmez; bizi değiştiren, onun içimizde sürmeye devam etmesidir.
Bir söz bazen yıllar sonra anlamına kavuşur. Söylendiği anda yalnızca duyulmuştur; ama içimizde bekledikçe derinleşir. Bir kayıp, yaşandığı gün yalnızca acıdır; zamanla insanın dünyaya bakışını değiştiren bir çizgiye dönüşür. Bir sevinç, yaşandığı anda yalnızca hafifliktir; fakat içimizde yer bulursa yıllar sonra bile bizi ısıtan bir hatıra olur. Demek ki iz, olayın şiddetinden değil, içimizde ne kadar yaşayabildiğinden doğar.
Modern zamanın bizden aldığı şey tam da bu iç sürekliliktir. Bizi olaylardan mahrum bırakmaz; aksine, fazlasıyla olaya maruz bırakır. Ama yaşananların içimizde birbirine değmesine, yavaşça çökelmesine, anlam kazanmasına izin vermez. Her şey olur, fakat hiçbir şey yeterince sürmez. Bu yüzden günler dolu geçer ama yoğunlaşmaz. Hafıza kalabalıklaşır ama derinleşmez. İnsan çok şey görür ama gördüklerinden bir dünya kuramaz.
Bir şeyin bizde kalması için onun içimizde yer değiştirmesi gerekir. Acı yalnızca acı olarak kalırsa bizi parçalar; yas olduğunda bizi dönüştürür. Bilgi yalnızca bilgi olarak kalırsa zihni doldurur; düşünce olduğunda insanı değiştirir. Sevinç yalnızca haz olarak kalırsa geçer; hatıra olduğunda içimizde ışık bırakır. Karşılaşma yalnızca temas olarak kalırsa biter; bağ olduğunda yaşamaya devam eder.
Belki de zamanın bizde kalmamasının nedeni, yaşadıklarımızın dönüşemeden tüketilmesidir. Her şey ham haliyle bize uğrar ve ham haliyle gider. Acı yasa, bilgi düşünceye, temas bağa, gün hikayeye dönüşemeden akışa karışır. Oysa insanın hayatı, başından geçenlerin toplamı değildir. Başından geçenlerin içinde neye dönüştüğüdür.
Bu yüzden “Bugünden bende ne kaldı?” sorusu aslında daha derin bir soruya açılır:
Bugün içimde neye dönüştü?
Bir görüntü müydü sadece, yoksa hatıraya mı dönüştü?
Bir bilgi miydi sadece, yoksa düşünceye mi dönüştü?
Bir acı mıydı sadece, yoksa yasın karanlık bilgisini mi bıraktı?
Bir sevinç miydi sadece, yoksa içimde sessiz bir sıcaklığa mı dönüştü?
Bir karşılaşma mıydı sadece, yoksa beni kendimden biraz olsun çıkardı mı?
Eğer hiçbir şey dönüşmediyse, gün yalnızca geçmiştir. Takvimde bir gün daha degismistir ama içimizde hiçbir şey yer değiştirmemiştir. İşte zamanın hızlanması belki de biraz budur: Dışarıda her şey ilerlerken, içeride hiçbir şeyin yerleşememesi.
Gerçek zaman, saatlerin gösterdiği şey değildir. Saat, yalnızca akışı kaydeder; neyin yaşandığını, neyin içimize işlediğini, neyin bizi değiştirdiğini bilmez. Onun için kaybedilen bir gün ile insanın kaderine karışan bir an aynı uzunlukta olabilir. Oysa insan zamanı süreyle değil, dönüşümle yaşar.
Bir günün hakikati kaç saat sürdüğünde değil, bizde neyi yerinden ettiğinde saklıdır. Bazı günler takvimde uzun durur ama içimizden iz bırakmadan geçer. Bazı anlar ise çok kısadır; yine de yıllar sonra bile içimizde konuşmaya devam eder. Demek ki zamanın asıl ölçüsü akıp gitmesi değil, bizde neye dönüştüğüdür.
Çünkü insan başından geçen her şeyi taşıyamaz. Hayatın büyük kısmı silinir, dağılır, bulanıklaşır. Ama bazı şeyler tortuya dönüşür; bir bakış, bir kayıp, bir sevinç, bir cümle, bir utanç, bir bekleyiş… İçimizde çökelir ve artık yalnızca geçmişte kalmaz. Bize karışır. Kararlarımızda, korkularımızda, sevgimizde, suskunluğumuzda yaşamaya devam eder.
Belki de gerçek zaman budur: Geçtiği halde bitmeyen, geride kaldığı halde içimizde hükmünü sürdüren şey. Saat onu ölçemez. Takvim onu gösteremez. Çünkü o artık dışarıdaki zaman değildir; insanın içine karışmış zamandır.
İnsan, yaşadığı zamanın toplamı değildir.
İçinde kalmaya devam eden zamanın eseridir.
Modern insanın trajedisi, hayatın bizden geçip gitmesi değil; biz geçtikten sonra içimizde ona tanıklık edecek kimsenin kalmamasıdır.
